Zehra Ali YILMAZ

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Zehra Ali YILMAZ

    Alfabedeki Yumuşak G

    02 Haziran 2020 Salı 08:30

    Çalışma masamda, atasözleri ve deyimler sözlüğünü okurken insanlar dillerine, seslerine, kelimelerine ne kadar da çok benziyor diye düşünüyorum. Sonra yumuşak g dolanıyor dilime. Onu, bir başına telaffuz etmeye gayret ediyorum. Çocukken de yumuşak g harfini, önünde ardında bir ses, bir harf olmadan söylemeye çalışır, bir türlü başaramazdım.

    Anılırken dahi bir sıfata, bir ön ada ihtiyaç duyan, sûretinden evvel sıfatı gelen yumuşak huylu bir harftir yumuşak g (ğ).

    ‘En şöyle harftir, en böyle harftir.’ Demiyorum; zîrâ her harf biriciktir ve özeldir. Dil âleminde her harfin bir vazifesi vardır. Biri diğerinden daha özel ya da faydalı değildir. Kelime birliğinde, cümle yapısında biri diğerinin yerini tutamayacak kadar kendi kimlikleri vardır. Parmak izi gibidir. ‘Birinin gücü, kuvveti yetmedi mi?’ kendi içlerinde imece usulü bir dayanışma ile tutunurlar birbirlerine. Öyle ‘Sen büyüksün ben küçük, sen önce geldin ben sonra.’ diye bir üstünlük taslama değildir onlarınki. Amaç merâma cevap verebilmek, nefese, sese kılıf olmaktır.

    Yumuşak g’ye gelince, dediğim gibi o pek sessizdir, pek bir sakindir. Fakat bir o kadar da sırtınızı dayayabilir, önünüz sıra kalkan bilip duldasında korunursunuz. Kim genişmiş kim dar, kim kalınmış kim ince, kim ünlüymüş kim ünsüz hiçbirine bakmadan arada köprü vazifesi görür. Belinin bükük olduğu doğrudur ne var ki belinin büküklüğü sorumluluğunun bilincinde oluşundandır. O da başını kaldırmak, kelimenin yatağından çıkıp cümlenin sokağına şöyle tepeden nazar edip, hangi virgül nerede, ünlem ne iş yapar, nokta niye durmuyor olduğu yerde, diye bakmak istemez mi? Yanlışa yanlış, kusurluya kusurlu, kabahatliye kabahatli demek gelmez miydi içinden? Bilmiyorum. Belki isterdi.

    Düşünüyorum da bir insan yumuşak g olsaydı en fazla ‘değil’ demekten ürperirdi her hâlde.  İçinde bulunduğu topluluktan olumsuz tepki görmekten, dışlanmaktan, zarara uğramaktan hatta elindekileri kaybetmekten, bedel ödemekten endişe ederdi. Zamanla ciğerlerinin küçülmesinden, sesinin kısılmasından, sahasının daralmasından o ‘değil’ lerin; öfkeli bakışlar, kızgın sesler karşısında eriyip ‘deel’ lere, ‘diil’ lere dönmesinden ‘ğ’ sesini, yani varlığını büsbütün kaybetmekten korkardı. O hâlde onun uyumlu tutumu, varlığının ne anlam ifade ettiğinin bilinci ile var olan yapıyı korumak, yıkılmasına engel olmaktan başka bir şey değildir. Evet, kulağa bir miktar edilgen bir duruş gibi gelse de bu edilgenlik vakur bir edilgenliktir. Kendi başına bir sesi olmasa da varlığının âdeta kilit taşı vazifesi görmesi göğsünü kabartır. Belki de bu sebepten, kendisinin bilincinde oluşundan, kendisini öylece sevdiğinden kendinden başka bir şey olmayı düşünmez, hayal etmez, dilemez. Kendi olabilmek, kendi kalabilmek ona yetmektedir. Değil mi ki bir varlık kendinden gayrı bir varlık olmaya heves etti, hepten parçalanır, ufalanır, bölünür, küçülür ve sûretini kaybettiği gibi sîretini de kaybeder.

    Sonra bir ses yankılanıyor kulağıma, Sabahattin Ali’nin sesi. Sabahattin Ali, ‘Ses’ isimli hikâyesinde, Sivaslı Ali tam da kendi sesinin bilincinde, kıymetinin idrâkinde olduğundan  ‘Ben o odada bir türlü sesimi bulamadım.’ der ve şan, şöhret, para ne varsa gündelik yaşamında dünyalık nimetleri altın tepside kendisine ikrâm edecek olan, gönül kırmadan, incitmeden kendi üzerine alarak sorumluluğu ‘ Ben o odada bir türlü sesimi bulamadım.’ diyerek orayı terk eder.  Bu, sorumluluğu üzerine alan, edilgen değil bizzat etken olan bir karakterin tezâhürü ne kadar da soylu bir cümledir? Arkeolojik kazı yaparsanız, köküne inerseniz, bu cümlenin altında binlerce yıllık bir irâde, vakur bir karakter, sağlam bir samimiyet bulursunuz. Bu cümle, kendinden başka bir varlık olmak istemeyen, kendi sesi ile ancak görünür olacağının bilincinde olan kuvvetli bir hafızanın irâdesidir.

    Hâsılı, Nasrettin Hoca’nın gecenin bir yarısı defaten yatağından düşüp de ‘Neyse ki yatağıma kalkıp geri yatmışım değilse kendi üstüme düşecekmişim.’ demesi gibi öylesine yüksek bir bilinç ve naif hassasiyettir ki bu. İnsan, kendine düşebilmeli. Hatta kendine düşerken dahi kendini kendinden koruyabilmelidir.

    Zehra Âli YILMAZ

    Bu yazı toplam 1353 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim