Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    ALLAH KATINDA DİN İSLAM’DIR

    09 Mayıs 2018 Çarşamba 00:08

    Rasûlullah (s.a.v) Veda haccından sonra Medine’ye döndüğünde Müslümanlara yeni hedeflerini göstermek için bir ordu hazırlanmasını istedi. Komutanlığına da henüz yirmi yaşlarında bir genç olan Usame b. Zeyd b. Harise’yi getirdi.

    Rasûlullah gençlere güvendiğini sözle değil davranışlarıyla ve icraatıyla ortaya koydu. Usame’nin babası, Rasûlullah’ın azatlısı ve evlatlığı Zeyd b. Harise Mute savaşının komutanı iken şehit olmuştu. Mute savaşından sonra Rasûlullah, ilgisini devamlı olarak Kuzey Arabistan da tutmuştu. Olanca sıcağa ve zorluğa rağmen Tebuk seferini hazırlamış, dönemin süper gücü Bizansla hesaplaşmak istemişti. Bizans’ın gerçekleştireceği bir ani saldırının sonuçlarından endişe etmemek mümkün değildi. Kuzey Arabistan’ı kontrol altına almadan evrensel İslam dininin dünyaya yayılmasına imkan yoktu. Bu yüzden Rasûlullah vefatından önce Müslümanların buralara ilgilerini çekmek istiyordu. Son zamanlarda Yemen’de ve Yemame’de ortaya çıkan yalancı peygamberle oyalanma yerine, gerçek tehlike ve hedefe yöneliyordu. Yalancıların bu yalanlarının çok geçmeden açığa çıkacağını biliyordu.

    Yemame’de ortaya çıkan yalancı peygamber Beni Hanîfe’den Müseyleme bin Habib, kısa süre önce bu kabilenin heyetiyle Medine’ye gelerek müslüman olmuştu. Fakat kabile asabiyeti sebebiyle, kabilesine ve kendisine yönetimden pay çıkarmak gayretine girerek irtidat etti ve peygamberlik iddia etmeye başladı. Kendisine Rahman adında bir meleğin vahiy getirdiğini ve peygamberlik işinde Rasûlullah’la ortak olduğunu söylüyordu. Kendisine indirildiğini söylediği bazı sözleri buraya nakletmekle Kur’an’a nazire yapmak isteyenlerin düştüğü acıklı durumu gözler önüne sermek istiyoruz; “Ey Kurbağa, temizlen temizlen. Ne zamana kadar temiz kalacaksın? İçki içmezsin, suyu bulandırmazsın, topraktan ayrılmaz, tatlıdan yararlanmazsın. Yeryüzünün yarısı bizim yarısı da Kureyş’indir. Fakat Kureyşliler haddi aşıyorlar.”

    Zariat süresine ise şu nazireyi yapıyor: ”Ekin ekenler, toprağı çizip çerçeve içine alanlar, buğdayı savuranlar, unu öğütenler, ekmek pişirenler, tirit hazırlayanlar, lokmayı yutanlar... Siz, ısırganla uğraşan göçebelere karşılık üstünlük sağladınız. Kerpiç kesenler de (yerleşik yaşayanlar da) sizi geçemedi.”

    Müseyleme bu komik durumuna rağmen kabile asabiyeti, farz namazları kaldırıp içki ve zinayı serbest bıraktığı için taraftar buluyordu. Bundan da cesaret bulup iki kişiyi yazdığı mektubu götürmeleri için Rasûlullah’a gönderdi. Mektupta şunlar yazıyordu. “Allah’ın resûlü Museyleme’den Allah’ın resûlü Muhammed’e.

    Bundan sonra bil ki, bu peygamberlik işinde ben sana ortak oldum. Yeryüzünün yarısı bize aittir, yarısı da Kureyş’in olmalıdır. Fakat Kureyşli haddi aşıyor.”

    Rasûlullah mektubu getiren elçilere Müseyleme hakkındaki kanaatlerini sordu. Onlar:” O da senin gibi peygamberdir.” dediklerinde Rasûlullah, bunların elçi olmasalar, boyunlarının vurulması gereken kişiler olduklarını söyledikten sonra Müseyleme’ye bir mektup yazdı: “Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla,

    Allah’ın Rasûlü Muhammed’den yalancı Müseyleme’ye.

    Bundan sonra; bil ki, yeryüzü Allah’a aittir. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. İşin sonunda ise Allah’a karşı saygı duyanlara ve O’nun emirlerine aykırı hareket etmekten sakınanlara ait olacaktır. Sen Hicr halkını mahvettin, Allah da seni ve senin çığırtkanlığını yapanları mahvetsin.”

    İki mektup arasındaki üslup ve içerik farkı bile gerçeği bulmakta insana yardımcı olmakta yeterlidir.

    İlginin Kuzeydeki büyük tehlikeye yönelmesini isteyen Rasûlullah, Müseyleme ile mücadeleyi bölge Müslümanlarına havale etti. Fakat kabile taassubu nedeniyle Beni Hanîfe kabilesinin büyük oranda desteğini kazanmış olan Müseyleme’nin hakkından Rasûlullah’ın vefatından kısa süre sonra, Hz. Ebu Bekir zamanında gelinmiştir.

    Bir diğer yalancı, asıl ismi Abhele olan Esved bin Ka’b Ansî’dir. Hokkabazlıkta hünerli ve sözü tesirli olduğundan birçok kimseyi kendine çekebilmiş biridir. Önce Necran ahalisi sonra Yemen’in müslüman hakimi Bazan’ın vefatı üzerine San’anın yönetimi onun eline geçti. Bazan’ın yerine geçen oğlu Şehr’i öldürdü ve eşi ile zorla evlendi. Yemen’de bulunan İslam memurlarını zor duruma düşürdü. Gücü iyice artınca peygamberlik davasına kalkıştı.

    Muaz b. Cebel, Me’rib beldesine giderek buranın valisi Ebu Musa el-Eş’ari ile beraber Hadramut’a gelerek buradaki müslümanları bir araya getirdiler. Rasûlullah Esved fitnesini de yöre Müslümanlarına havale etti. Müslümanlar, Şehr’in karısıyken Esved’in zorla evlendiği Merzübane’ye haber göndererek: “Bu nasıl vurdumduymazlıktır. Kocanı ve yakınlarını öldüren bir kişinin hanımı olmayı nasıl kendine yediriyorsun?” dediler. Zaten Esved’den kurtulmayı düşünen Merzübane’ye cesaret geldi. Önceden müslüman olan amcasının oğlu Firuz Deylemî ile anlaşarak Esved’i öldürdü. Başsız kalan Esved’in taraftarlarını ise müslümanlar kolaylıkta bertaraf ettiler. İslam memurları yerlerine döndüler ve Muaz b. Cebel’i San’a valiliğine seçtiler.

    Rasûlullah’ın bu yalancılarla bizzat ilgilenmemesinin sebebi ya gördüğü ve yorumladığı rüyadır ya da Müslümanların bunların hakkından geleceğine dair inancıdır. Rasûlullah’ın hem inancı hem de rüyası gerçekleşmiştir. Rasûlullah’ın rüyası şöyle rivayet edilmiştir. Bunların peygamberlik davasına kalkışma haberleri Medine’ye gelince Rasûlullah bir hutbesinde şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Ben Kadir gecesinde bir rüya görmüştüm. Size söylemeyi unutmuşum:” Bileklerimde iki altın bilezik gördüm. Bundan hiddetlendim. Sonra onlara üfledim, hemen ikisi de kayboldu. “İşte bu rüyayı şu iki yalancı peygamber ile tevil ettim ki, biri Yemenli, diğeri Yemâmeli’dir.”

    Rasûlullah’ın kendisinden sonra İslam’ın hızla yeryüzüne yayılıp kök salacağına, Müslümanların inançlarına sarsılmaz biçimde sahip çıkacağına olan inancını pekiştiren ayetler vardır: “Bilin ki içinizde Allah’ın elçisi bulunmaktadır. Eğer o birçok işte size uymuş olsaydı, şüphesiz kötü duruma düşerdiniz; ama Allah size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinizde süslemiştir. İnkarcılığı, yoldan çıkmayı ve baş kaldırmayı ise size iğrenç göstermiştir.” (49/7) “Ey inananlar! Sizden kim dininden dönerse, Allah, yakında onların yerine öyle bir toplum getirecek ki, onlar; yerenin yermesinden korkmayan, Allah yolunda var gücüyle çalışan, inkarcılara karşı onurlu, inananlara karşı alçak gönüllüdürler. Bu Allah’ın onlara bir lütfüdür ve Allah onu dilediğine verir. Allah (her şeyi) kuşatır ve bilir.” (‘5/54)

    Ayrıca Allah’ın nurunu tamamlayacağına dair vadi vardır: “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (9/32) “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek isterler. İnkarcılar ne kadar istemeseler, Allah nurunu tamamlayacaktır. Putperestler istemese de dinini bütün dinlerden üstün kılmak için peygamberini, doğruluk rehberi Kur’an ve gerçek dinle gönderen O’dur.” (61/8-9)

    Yalancılar, kafirler, münafıklar istemese de Allah’ın vaadi ilâhisi gereği İslam kıyamete kadar var olacaktır.

    Önce aydınlığa gözlerini kapayan fakat sonra aydınlıkta yürüme nimetini bırakmayan Tuleyha ilginç bir örnektir. Esed oğullarının başkanı, Arapların yaman

    savaşçısı ve Necid bölgesinin yöneticisi Tulayha da peygamberlik iddiasında bulundu. Kavminin susuzluktan helak olacağı bir günde suyu nerede bulacaklarını bildirmesini iddiasına delil yapması kendine taraftar bulmasına yol açtı. Fakat iddiasını Rasûlullah yaşadığı sürece açığa vurmadı. Rasûlullah’ın vefatıyla isyan bayrağını açtı. Halid b. Velid, Tulayha’yı yenilgiye uğrattı. Tekrar Müslümanların safına katılan Tulayha ömrü boyunca iyi bir Müslümanlık örneği gösterdi. İslam, iddia sahibi yalancıların da sonunda teslim oldukları bir nurdur. Bu nura gözleri kapamak nankörlüktür, kafirliktir. Allah ve Rasûlü insanları aydınlığa çağırırken, Tağutlar (insanları Allah’tan başkasına ve kendisine boyun eğdirmeye çalışanlar) karanlığa çağırır: “Allah inananların hamisi (koruyucusu) dur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkarcıların hamileri ise Tağut’tur, onları aydınlıktan karanlıklara götürür. İşte bunlar cehennemliktirler, onlar orada sonsuz kalıcıdırlar.” (2/257). Müslüman olanın kalbi aydınlanmıştır, inkar edenlerin kalbi katılaşmış ve kararmıştır: “Allah kimin gönlünü İslam’a açmışsa, O, Rabbi katından bir ışık üzere olmaz mı? Kalpleri Allah’ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun, işte bunlar apaçık sapıklık içindedirler.” (39/22)

    Kur’an’a muhatap olanlar göreceklerdir ki Allah, İslam’dan başka yollara sapanları kabul etmemektedir: “Allah’ın dininden başkasını mı arzu ediyorlar? Oysa göklerde ve yerde kim varsa, ister istemez O’na teslim olmuştur. Zaten O’na döndürüleceklerdir. (Ey Muhammed!) “Biz Allah’a ve bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve (İsraili) boylara indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya ve diğer peygamberlere Rableri tarafından indirilenlere inandık; onlardan hiçbirini diğerinden ayırmayız. Biz Allah’a teslim olmuşuzdur” de. Kim İslam’dan başka bir din arzu ederse, o din ondan kabul edilmeyecektir. O ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (3/83-85)

    İslam Allah katında kabul edilen yegane dindir: “Allah katında din İslam’dır. Kitap verilenler, ilim kendilerine geldikten sonra aralarındaki çekememezlikten ötürü anlaşmazlığa düştüler. Allah’ın ayetlerini çekmesi çabuk olur.” (3/19)

    İslam insanlara en büyük nimet, ve Allah’ın razı olduğu yegâne dindir: “Bugün, inkar edenler dininizden umutlarını kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi kemale (tam olguluğa) ulaştırdım, size olan nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslam’ı beğendim.” (5/3)

    İslam ile karşılaşıp ona muhatap olanların ondan başka din arayışına girmelerini Allah’ın makbul saymadığını öğrendikten sonra yapacakları en doğru hareket müslüman olmaktır, yoksa ahirette kurtuluşları mümkün olmayacaktır. Bu nimete nankörlük edenlerin bunun hesabını vermeleri adaletin gereğidir. Herkes kendisine verilen nimetlerden sorulacağına göre bu büyük nimetin hesabı da muhataplarına sorulacaktır. Çünkü Allah: “ O gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” (102/8) buyurmaktadır.

    Allah’ın insanlara verdiği en büyük nimet İslam ve imandır, sonra akıl ve sağlık, sonra diğer nimetler şeklinde sıralanabilir. Kur’an’ın kapağını açar açmaz karşımıza çıkan ve mü’minlerin namazın her rekatında okuduğu Fatiha süresinde Allah bizim nasıl dua etmemizi istiyor: “Bizi doğru yola ilet, nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapanların yoluna değil, (Amin).” (1/6-7) Nimet verilenlerin yolu Adem(a.s) başlayıp Hz. Muhammed (s.a.v) kadar gelip geçen tüm peygamberlerin yoludur. O yolun yolcularının kıyamete kadar yol göstericisi Kur’an’dır.

    İbn-i Abbas’ın rivayetine göre, en son indirildiği söylenen şu ayeti kerime, insanın bu hayatı nasıl anlamlandırması gerektiğini nasıl da veciz bir şekil de toparlamaktadır: “Öyle bir günden (kıyamet gününden) korkun ve sakının ki, o gün hepiniz Allah’a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese dünyada kendi eliyle

    kazandığı amellerin karşılığı tamamen verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.” (2/281)

    Bu rivayete göre son vahiy müthiş bir tembihle son bulmuştur.

    Rasûlullah (s.a.v) Veda hutbesinde tebliğ vazifesini yaptığına, hem insanları, hem de Allah’ı şahit tutmuş, Allah da dinini tamamladığını bildirmişti. Fakat İslam davetinin bittiği söylenmediğinden bu vazife Müslümanların kıyamete kadar sürdürecekleri bir vazife olarak üzerlerine yüklenmiştir. Bu yüzden Rasûlullah ve müslümanlar Medine’ye döner dönmez bu vazifenin dinamik bir faaliyeti olan cihada hazırlık yapmaya başlamışlardır. Sefer ayının 26’sında Belka taraflarına gönderilmek üzere bir ordunun hazırlıklarına başlanıldı. Rasûlullah genç komutan Usame’ye: “Haydi babanın şehit olduğu Ebna nahiyesine git, düşmanları atlara çiğnet. Harekette acele et, düşman vakıf olup hazırlıkta bulunmasın. Allah’ın yardımı ile zafer gerçekleştikten sonra oralarda çok durma. Yolda casus ve delil olmadan gitme.” tavsiyesinde bulundu.

    Ancak bir gün sonra Rasûlullah şiddetli bir baş ağrısı ile başlayan ve vefatına sebep olacak hastalığa yakalandı. Hasta halinde sefer hazırlıklarına nezâret etti. Sefer ayının 29’u perşembe günü sancağı: “Allah’ın adıyla Allah yolunda gaza et, Allah’ı inkar edenlerle savaş” diyerek Usame’ye verdi: Ordu Curf denilen Medine dışında bir yerde konaklıyor, hazırlıklar devam ediyordu. Fakat büyük sahabeler Rasûlullah’ın rahatsızlığının iyice artmış olduğunu görerek seferi geciktiriyorlardı. Bu arada Usame’nin gençliği ve tecrübesizliği öne sürülerek komutanlığına itiraz söylentileri yayılıyordu. Bunun üzerine Rasûlullah, başı rahatsızlığından dolayı sargılı olduğu halde minbere çıkarak, Allah’a hamdu senadan sonra şöyle diyordu: “Ey ahali! Sizden böyle bir söz rivayet olunuyor. Mademki şimdi Usame’nin memuriyetine itiraz ediyorsunuz. Vaktiyle Mute savaşında babası Zeyd’in komutanlığına da itiraz etmiş olmalısınız. Vallahi Zeyd komutanlığa layık olduğu gibi oğlu Usame de layıktır. Zeyd’i severim, Usame de ahali içinde sevdiklerimdendir. Size lazım olan, onun emrine uymaktır. Usame, sizin içinizde iyilerdendir.”

    Rasûlullah ağır hasta olmasına rağmen en küçük fitneye sebep olabilecek bir söylentiyi dahi dikkate aldı ve olayı bertaraf etti. Fitnenin ve dedikodunun tehlikeli olduğunu müslüman yöneticilere böylece öğretmiş oldu. Ayrıca yapılan işlerde, işe göre liyakatli kişilerin seçilmesi gereğine dikkat çekti. Çünkü Allah: “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”(4/58) buyurmaktadır. Allah Rasûlü’nün bu ilke dışına çıkması düşünülemez.

    Usame’nin ordusu Rasûlullah’ın vefat ettiği sırada hâlâ Medine’den ayrılmamıştı. Ordu biraz gecikmeyle, Hz. Ebu Bekir’in hilafete seçilmesinden sonra, verilen vazifeyi ifa etmek üzere hareket edecekti. Hz. Ebu Bekir Usame’yi komutanlıkta tutarak Allah Rasûlü’nün izini takip edeceğini hilafetinin daha ilk günlerinde ortaya koymuştur.

    Bu ordu Rasûlullah’ın vefatı esnasında İslam devletinin sigortası da olmuştur. Çünkü Rasûlullah’ın vefatı ile zayıf imanlılar ve münafıklar kendilerini açığa vurarak mürtet olmuşlardır. Allah Rasûlü vefat etmeden sefere çıkacak bir ordu hazırlatmakla vefatından sonra İslam davetinin dinamik bir unsurunu gözler önüne sermiş, dosta güven, düşmana korku vermeyi istemiş olabilir. Vefatıyla İslam davasının bitmeyeceğini, Müslümanların bu davayı kıyamete kadar sürdürmeleri gerektiğini böylelikle göstermiş de olabilir. Müslümanlar bundan şu dersi çıkarmalıdır. Önemli dönüm noktalarında planlı bir stratejiye sahip olmak gerekir. İşler oluruna bırakılmaksızın gerekli hazırlık ve çaba harcanmalıdır. İnsanları başarılı kılacak olan da budur.

    Bu yazı toplam 810 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim