Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    BİR DEFA FETHEDİLEN ŞEHİR

    30 Ağustos 2017 Çarşamba 13:42

    Rasûlullah (s.a.v) Mekke’yi çatışmaksızın ve kan dökmeksizin fethetmenin bütün önlemlerini almıştı. Mekke’nin özellikle Kâbe’nin herhangi bir çatışmaya sahne olmasını, böylece onulmaz yaralar açılmasını istemiyordu. Fakat iki tarafın da bazı özelliklerinden dolayı bunu sağlamak çok zor görünüyordu. On bin kişiyi bulan ordunun çoğu yeni Müslüman olmuş bedevi kabilelerinden oluşuyordu. Bunların tam bir Müslüman ahlakı ve disiplini içerisinde hareket edip edemeyeceği kestirilemiyordu. Bunun yanı sıra her ne kadar direnişi kırılmış gibi görünse de Mekke’nin o zamana kadar putperestliğin merkezi olma özelliği dolayısıyla, her an tutucu Kureyş putperestlerinin gayrete gelip saldırı düzenlemeleri ihtimali bulunuyordu.

    Rasûlullah (a.s) Müslüman orduya son direktiflerini de verdikten sonra kuzeyden Ensar ve Muhacirlerin ileri gelenleriyle beraber Mekke’ye doğru yürüyüşe geçti. Ezâhir denilen yerden geçerek Mekke’ye girdi. Hiçbir yere saldırı olmadığı gibi kendilerine de kayda değer bir saldırı olmadı. Sadece Mekke’nin güneyinden giren Halid b. Velid komutasındaki birliğe saldırı oldu. Mekke’nin bu mahallesi öteden beri İslam’ın en ciddi ve en cesur düşmanlarının merkezi konumundaydı. Müslümanların müttefiki Huzaalılara saldırarak Hudeybiye anlaşmasını bozan Benî Bekir taifesi ve Kureyş ileri gelenlerinden bazıları da yine burada oturuyorlardı. Saldırıda iki Müslüman şehit oldu. Karşı saldırıya geçen Müslümanlar yirmi kadar müşriki öldürdüler. Bunlar Huzaalılara baskın yapıp Kâbe’ye sığınanları bile acımasızca katlederek Hudeybiye barışını bozanlardı. Kısa süren saldırı sonunda müşrikler dağıldı. Elebaşları kaçtı, diğerleri de sağa sola sığındı. Meydanlarda Müslümanlardan başkası kalmadı.

    Müslümanlar daha önce kararlaştırdıkları yere tekbirler eşliğinde sel gibi akarak yürüdüler. Çatışma olmasını istemeyen Rasûlullah çekilen kılıçları görünce “size dövüşü yasaklamamış mıydım?” diye sordu. Aldığı cevap üzerine: “Allah bunu takdir etmiş” buyurdu.

    Hicretin 8. yılı Ramazan’ın 20. günü (31 Aralık) Mekke’nin fethi gerçekleşti. Ebu Rafi, Rasûlullah’ın kırmızı renkli deri çadırını Hz. Hatice’nin mezarı yakınına kurdu. Rasûlullah (s.a.v) çadırda kalıyordu. Çünkü müşrikler ona kalacak ev bırakmamış, evini satmışlardı. O, şükür ve hamd ile dua ettikten sonra hiçbir eve girmeyeceğini söyledi. Ümmü Seleme, Meymune ve Fatıma onu çadırda bekliyorlardı. Ümmü Hani de evine sığınan kocası tarafından akrabası iki kişi için eman istemeye gelmişti. Bu iki kişi Halid b. Velid’in birliğine saldıranlardandı. Rasûlullah Ümmü Hani’ye: “Sen kimi emin kılarsan biz onu emin kılarız, sen kimi korursan biz de onun koruruz” diyerek istediği emanı verdi. Böylece daha başlangıçta büyük rahmet dalgası bütün Mekke’yi sarmaya başladı.

    Rasûlullah (s.a.v) çadırda yıkandı. Sekiz rekât namaz kıldı. Bir saat kadar dinlendi. Zırhını giydikten sonra devesine binerek Kâbe’ye yöneldi. Müslümanlar O’nun geçeceği yolun iki tarafına saf tutarak dizilmişlerdi. O, Fetih sûresini okuyarak aralarından geçiyordu. Sağında Ebu Bekir (r.a), solunda Useyd bin Hudayr, arkasında Bilal ile Osman bin Talha yürüyordu.

    Rasûlullah (s.a.v) doğruca Kâbe’nin güneydoğu köşesine gitti. Tekbir getirerek Hacerü’l-Esved’e asasıyla dokundu. Bu selamlama ile Müslümanların hep bir ağızdan getirdikleri tekbir, bütün Mekke vadilerinde yankılandı. Dağlara tepelere kaçmış müşrikler de hayret ve dehşet içinde olup bitenleri izliyordu. Tekbirler Rasûlullah’ın, eliyle susmalarını işaret edene kadar devam etti. Daha sonra Rasûlullah devesinin ipi Muhammed b. Mesleme’nin elinde olduğu halde yedi kez Kâbe’yi tavaf etti. Tavaftan sonra devesinden indi. Makam-ı İbrahim’de iki rekât namaz kıldı, Zemzem’den içti.

    Sıra Kâbe ve çevresinin putlardan temizlenmesine gelmişti. Destekli desteksiz birçok put vardı, hepsi de yerlere serildi. Putlar bir bir yere serilirken Rasûlullah (s.a.v): “Hak geldi, batıl yok oldu. Kuşku yok, batıl yok olucudur.” (İsra 81) ayetini okuyordu. Sonra Rasûlullah Kâbe’nin içine girmek istedi. Kâbe’nin perdedarlık (kapıcılık) hizmeti Ebu Talha b. Abdü’d-Dar oğullarında olup, anahtarı Osman b. Talha’nın annesindeydi. Rasûlullah Kâbe’nin anahtarını isteyince Osman gitti, annesinden anahtarı biraz zor da olsa aldı, getirdi. Rasûlullah perdedarlık görevinin yine Osman b. Talha ve onun sülalesine ait olduğunu belirterek, Osman’dan Kâbe’nin kapısını açmasını istedi. Usame, Bilal ve Osman’la birlikte Kâbe’nin içine giren Allah Rasûlü, içerisinin putlardan ve putperestlik timsali resimlerden temizlenmesini sağladıktan sonra iki rekât namaz kıldı.

    Bu arada kendini güvende hissetmeye başlayan Mekkeliler de Kâbe’nin etrafına toplanmaya başlamıştı. Rasûlullah Kâbe’nin içinden çıktığında Müslümanların sevinç heyecanı, Kureyş’in akıbet korkusu ve heyecanı her tarafı kaplamıştı. Rasûlullah fethin tamamlandığını şu meşhur hutbesiyle duyurdu: “Allah’tan başka ilah yoktur. O tektir, ortağı yoktur. O vaadini yerine getirdi, aleyhimizde toplanan kitleleri hezimete uğratıp dağıttı. Bütün kibir ve gururlar kırıldı. Cahiliyet’in kan ve mal davaları ayaklarımın altındadır, onları çiğneyip atıyorum. Ancak Kâbe’nin hizmetleri (sidane) ve hacılara su temin etme (sikaye) işini bırakıyorum.

    Hata ile öldürmek, kırbaçla veya sopayla meydana gelen tam teşebbüs gibidir. Tam diyetle cezalandırılır. Tam diyet de kırkı hamile olmak üzere yüz devedir.

    Ey Kureyş topluluğu! Allah sizden cahiliyet gururunu ve atalarınızla övünmeyi gidermiştir. Bütün insanlar Âdem’den Âdem de topraktandır.

    “Ey insanlar biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye kabilelere ve milletlere ayırdık. Elbette ki, Allah katında en üstün olanınız O’ndan en çok sakınanızdır. Allah sizin her hâlinizi çok iyi bilir ve gizli temayüllerinize de tamamıyla vakıftır.” (Hucurât 13)”

    Hutbesini bitiren Rasûlullah (s.a.v) Mekkelilerin hallerini şöyle bir süzdükten sonra: “Ey Kureyş, şimdi size ne yapmamı bekliyorsunuz?” diye sordu. Mekke’deyken on üç yıl boyunca Müslümanlara ve Rasûlullah’a olmadık eziyet yapmalarına, onları Medine’ye hicrete icbar etmelerine ve ikide bir Medine’ye saldırmalarına rağmen Rasûlullah’ın kendilerine iyi davranacağını söyleyebilirler miydi? Söylerlerdi; çünkü o farklıydı. Farkı; çok adaletli, çok güvenilir, çok cömert ve çok merhametli olmasındaydı. Herkes bunu biliyordu. O yüzden hep bir ağızdan: “İyilik bekliyoruz. Sen kerim bir kardeşsin, kerim bir kardeşin oğlusun” dediler. Başka bir şey demeleri mümkün değildi, çünkü O’ndan hiçbir zaman kötülük görmemişlerdi. Rasûlullah (a.s), (kendisine kötülük yapan kardeşlerini affeden) “Yusuf’un, kardeşlerine dediği gibi ben de; “Artık bugün size geçmişten dolayı ayıplama ve ceza yoktur. Haydi, gidiniz serbestsiniz.” diyorum.” buyurarak, umutları yeşertti, ruhları diriltti.

    Az önce Kâbe putlardan temizlenmişti, bu rahmet içeren sözlerle de gönüller, şirkten temizleniyordu. Öğle vakti girmişti. Yıllar önce işkence gördüğü için cılız bir sesle “ehad ehad” diyebilen Bilal bugün Kâbe’nin çatısında gür bir sesle “Allahu Ekber Allahu Ekber” sedasıyla Mekke vadilerini inletiyordu. Yasir ve Sümeyye’nin sesinin kısıldığı yerde şimdi Bilal gür sesle marş söyler gibi ezan okuyordu. Bu tekbirler bu şehadetler kıyamete kadar Mekke’nin üstünde yankılanacak, İslam buradan dünyaya dalga dalga yayılacaktı.

    Ezan okunmuş ve öğle namazı kılınmıştı. Kâbe putlardan temizlenmiş asli hüviyetine kavuşturulmuştu. Mekkeliler serbest bırakılmış, İslam’a, tevhide ve kurtuluşa davet edilmişlerdi.

    Rasûlullah (s.a.v) Fetih günü bir başka hitabesinde şunları söyleyerek, Mekke’nin ve Kâbe’nin insanların gönlünde ve yaşantısında nasıl bir yere sahip olması gerektiğini hatırlattı: “Mekke’yi harem kılan Allah’tır. İnsanlar değil. Allah’a ve Ahiret gününe inanan bir kimseye orada ne kan dökmesi, ne de kavga ve zorbalık yapması yakışır... Rasûlullah’ın orada geçici çarpışmasını kendisine ruhsat edinmek isteyen olursa, ona şöyle deyin: Allah sadece Rasûlü’ne izin verdi, size değil. Üstelik ona izni de bir günde bir saat içindi. Şimdi ise; eski yasaklığı tekrar avdet etmiştir... Bunu hazır olanlar gaip olana da haber versinler...”

    Ezandan, Rasûlullah’ın hutbelerinden ve Müslümanların hâl ve hareketlerinden etkilenmemek mümkün değildi. Hiçbir ordu, kendisine yıllarca düşmanlık etmiş, inanç bakımından ters düşmüş olan bir şehir halkına Müslümanların davrandığı gibi davranmazdı. Rasûlullah Mekke’ye zafer kazanmış bir komutan gibi değil, mabede giren bir âbid gibi girdi. Çünkü o, insanları rezil rüsva etmeye değil, aşağılardan yukarılara çekmeye memurdu. Geçmişle değil gelecekle ilgileniyordu. Bunun için cezalandırılmalarını istediği ve gerçekten cezayı hak edenlerin bile en ufak af taleplerini geri çevirdiği görülmedi. Affettiği kişilerin geçmişlerine bakarak onların geleceklerini karartmadı. Gerçekten de bu kişilerin pek çoğunun gelecekte İslam’a hizmetleriyle ün yaptığının görülmesi Allah Rasûlü’nün nübüvvetinin işareti sayılmalıdır.

    Fetih esnasında Mekke’de az bir süre sadece Allah Rasûlü’ne verilen savaşma ruhsatını kötüye kullanacakların da, önüne set çekmek için hitabeler söyleyen peygamberden başkası olamaz herhâlde.

    Bu yüzden Mekke bir defa fethedildi. Ne bundan önce ne bundan sonra Rasûlullah’ın yaptığı fethi bozacak hiçbir şey olmamış ve olamayacaktır. Bundan dolayı Rasûlullah’tan sonra Mekke’de kan dökenlerin ve dökeceklerin bütün davalarının batıl olduğu sonucuna varabiliriz. 20. yüzyılda Emperyalistlerin bütün İslam beldelerini işgal etmelerine rağmen Rasûlullah’ın şehri Medine ve fethettiği Mekke’ye girmeye cesaret edememelerinin sebebi hikmeti nedir dersiniz?

     

    Bu yazı toplam 978 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim