Durdu GÜNEŞ / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Durdu GÜNEŞ / Yazar

    Çatışmadan Çalışmayı Öğrenebilmek

    29 Haziran 2020 Pazartesi 08:06

    Ticaret Bakanlığı personeline yönelik olarak "Öfke Kontrolü ve Sözün Büyüsü" başlıklı bir eğitim programı düzenlemiştik. 

    Programda öfke kavramı, öfkenin ortaya çıkış şekilleri ve öfkeyle nasıl baş edileceği konusu işlendi. Ayrıca sözün etkisi, kullandığımız dilin hayatımızdaki yeri ve önemi, hayatı daha güzel kılmak için sözü nasıl güzelleştireceğimiz konuları anlatıldı.

    Sorular kısmında, X-Y-Z kuşağı olarak adlandırılan eskilerin kuşak çatışması dediği kuşaklar arası anlaşmazlıklarımızın nasıl çözüleceği soruldu.

    Nesiller arası anlayış farkının olması, çok doğal ve kaçınılmazdır. Eğer böyle bir anlayış farkı doğmasa insanlık gelişemez. Yaşlılar alıştıkları bir hayatı yeni nesle dayatmak istedikleri zaman hem çatışma olur hem de gelişme kaydedilemez.

    Nesiller arasındaki farklılıklar ve çatışma sadece günümüzün meselesi değildir. Kadim zamanlardan beri olagelmiştir. Aristo 2300 yıl önce gençliği şöyle anlatmış: “Gençlerin istekleri pek çoktur ve bunları hemen eyleme dönüştürmek isterler. Çok değişkendirler. İstekleri geçicidir; birden parlar, birden söner. Tutkuludurlar, huysuz ve öfkelidirler. İsteklerinin önüne dikilen en küçük engele bile katlanamazlar.”

    Biz de küçükken “nesil bozuldu başımıza taş yağacak” diye yaşlıların yakındığını bilirim.

    Yeni nesil dediğimiz kişiler bizim çocuklarımızdır. Onları biz eğittik, biz yetiştirdik. Yanıldığımız nokta onlar bizim küçültülmüş minyatürlerimiz değildir. Onlar yeni insanlardır. Kendilerine ait akılları, iradeleri, alışkanlıkları ve tercihleri vardır.

    Kuşak çatışmasını hem bir barışa hem bir gelişmeye nasıl dönüştürebiliriz?

    Öncelikle bizim bir aynaya bakmamız gerek. Biz düşünce ve davranış olarak neler yapıyoruz? Bu düşünce ve davranışımızın kökleri kaynakları nelerdir? Yani söz ve davranışlarımızı bir neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirmemiz gerekir. Özümüz nedir? Bizim bunu farketmemiz, tanımamız ve bilmemize özfarkındalık deniyor.

    Özfarkındalıktan sonra ikinci aşama özkritik yapmak gerekir. Söz ve davranışlarımız, doğru mu faydalı mı, gelişmeye elverişli mi, toplumsal barışa hizmet ediyor mu?

    Özkritikten yaptıktan sonra özeleştiriye sıra gelir. Yanlış, zararlı ve çirkin olan söz ve davranışlarımızı öncelikle kendimiz doğru bulmayıp onları hayatımızdan çıkarmak için gayret sarfediyor muyuz? Konfüçyüs “Kendisini eleştirebilen insanlar doğruyu ve güzeli bulma konusunda daha şanslıdırlar.” der.

    Özeleştiriden sonra empati gelir. Madem ki bizim söz ve davranışlarımızın belli bir nedeni var ve bunların bir kısmı yanlış o halde karşımızdaki insanın da söz ve davranışlarının arkasında da yatan bir neden vardır. Biz bunu anlarsak o insanı anlayabiliriz. Onunla duygudaş olabiliriz.

    Eğer biz bunları yapmayıp kendimizi merkez ve doğru kabul edip kendimiz dışındakileri bize uydurmaya çalışırsak hem yanlış olur hem de sürekli çatışma çıkar.

    Gençlerin maziden ziyade geleceği vardır. Gelecek ise belirsizdir. Gençlik kendi çağının ve aklının verileriyle bu belirsizlikte yeni yollar keşfetmeye eğilimlidir.

    Yaşlılar ise gelecekten ziyade mazisi vardır. Geçmiş deneyimlerini, çıkarımlarını mutlak doğru olarak görüp yeni neslin de aynı deneyimlerle yol aldığı takdirde yanlışa düşmeyeceğini düşünür. Yeni bir durum yaşlılar için belirsizdir ve kaygı vericidir. Değişmekten ziyade eski alışkanlıklarıyla konfor alanından çıkmak istemezler. Yeni bir durumdan korkarlar. Buna neofobi denmektedir. Yani yenilik korkusu.

    Deneyimlerin yeni nesle aktarılarak hayatın güvenli bir şekilde devam etmesi, geçmiş zaman düşüncesine uygundur. Şimdi deneyimlerden ziyade eğitimle her gün değişen yeni şeyler öğrenilmektedir. Günümüzde bilim ve teknolojideki hızlı gelişme nedeniyle dede torunundan öğreniyor telefon kullanmasını, baba oğlundan öğreniyor internette işlem yapmasını. Çağ ve nesildeki değişikliği idrak etmeden onlarla uyum sağlamamız mümkün olamaz.

    Bütün bunlara ilaveten, ast-üst, eski nesil-yeni nesil ayrımı yapmadan şu hususlara dikkat ettiğimizde, sanırım sorunun çoğunu aşmış oluruz.

    İster küçüğümüz, ister büyüğümüz olsun, kullandığımız kelimeleri özenle seçersek, olumlu ve nezaket cümleleri kurarsak mutlaka iyi sonuçlar alırız. İnsanın içi dışını dışı da içini etkiler. Biz eğer doğru ve olumlu kelimeler kullanıyorsak bu hem kendimizi hem de başkalarını iyi yönde değiştirecektir. İnsanları sürekli potansiyel kötü, hatalı, eksik görüp onların kötü yönlerine odaklanırsak, kesinlikle kötü olacaklardır. Buna psikolojide kendini gerçekleştiren kehanet denmektedir. Ama insanlara sevgiyle bakıyorsanız onlardaki iyi yönlere odaklanıyorsanız kendini gerçekleştiren kehanet gereği onlar da iyi olacaktır.

    İnsanların davranışlarının anlamı size yönelik bir düşmanlık veya tavırdan ziyade kendilerinin iç dünyasını ortaya koyar. Birileri hakkında sürekli dedikodu yapan, onları kötüleyen kişi bize dedikodusunu yaptığı kişilerden ziyade kendi içindeki kirliliğini bize gösterir. İnsanların davranışlarını kişisel olarak algılamaktan ziyade, kişinin kendi karakteriyle ilgili bir durum olarak görmek gerek.

    Varsayımda bulunarak, niyet okuyarak, içimizde kurgu yaparak söz ve davranışta bulunmamamız gerekir. Bir zamanlar Gümrük Müsteşarlığı döneminde dönemin müsteşarı, kafeteryaya gidiyor. Bazıları müsteşarı görüp ayağa kalkarken bazıları ayağa kalkmıyor. Henüz yeni aldığımız avukat arkadaşlarımız da ayağa kalkmayanlar arasında. Müsteşar bu duruma öfkelenip “bana saygısızlık ettiler ayağa kalkmadılar” diye olayı nasıl da büyütüp soruna dönüştürdü. Oysa o avukat arkadaşların saygısızlık yapmak gibi ne bir niyetleri ne de bir tavırları vardı. Üniversiteyi yeni bitirmiş. Halen üniversitedeki öğrenci alışkanlıklarıyla devam eden, henüz müsteşarı bilmeyen ve tanımayan insanlardı. Müsteşar hemen niyet okumuş, sormamış ve bunu kişisel düşmanlık olarak algılamıştı.

    Sözlerimi Konfüçyüs’ün sözüyle bitirmek istiyorum:

    “İyi yönetici olmanın sırrı dört yanlıştan kaçınmak, beş doğruyu uygulamaktan geçer. Dört yanlış şunlardır: nasihat etmeden infaz etmek (gaddarlık); öğretmeden başarıyı ölçmek (kabalık), yönetimde gevşek olup sınırlar koymak (art niyet), özlük haklarının dağıtımında cimri davranmak (bürokrat olmak). Beş doğru ise şunlardır: müsrif olmadan eli açık olmak; gocunmadan çalışmak; haris olmadan istek duymak; mağrur olmadan rahat davranmak; ürkütücü olmadan saygın olmak.”

    Bu yazı toplam 240 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim