Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    DAİMA DAVET

    19 Ekim 2017 Perşembe 11:44

    Rasûlullah (s.a.v) bol bağış ve lütufta bulunarak çok yakın zamana kadar kendisine karşı duranların kalplerini kazandıktan sonra, yanında bu kişiler olduğu halde yapacağı umre ziyareti için Mekke’ye yöneldi. Daha dün kendisine savaş açanlar, bugün onunla omuz omuza bir ibadeti yerine getirmek için beraber yürüyorlardı. Umre niyetiyle Zilkade ayında Mekke’ye girildi. Umreyle eski ve yeni Müslümanlar birlikte bir eylem yapmanın tadını yaşadılar. Böylece iman gönüllerine büyüyerek ve artarak yerleşti. Birlikteliklerinin gücünü ve kıymetini anladılar.

    Umre tamamlandıktan sonra Medine’ye dönüş başladı. Rasûlullah (a.s), Muhacir ve Ensar’la birlikte Medine’ye dönerken Attab b. Useyd’i vekil, Muaz b. Cebel’i de halka dini ve Kuran’ı öğretmesi için Mekke’de bıraktı. Attab b. Useyd’e günlük bir dirhem maaş tayin etti. Gençliğine rağmen dirayetli bir kişiliğe sahip olan bu sahabenin valiliği halkı sevindirirken, ileri gelenlerin gücüne gitti. Bu yüzden Ebu Süfyan gibi yeni Müslüman olmuş Kureyş ileri gelenlerinden pek çoğu evlerini Mekke’den Medine’ye naklettiler.

    Mekke’nin fethi, Huneyn zaferi ve Taif muhasarasından sonra, Arapların İslam’a karşı tutumlarında gözle görülür değişiklikler meydana gelmeye başladı. Bağlandıkları Mekke’deki putların kırıldığını görünce; bunların “ne kadar boş ve işe yaramaz” olduklarını anladılar. Mekkelilerin İslam’a girmesiyle de tutar dallarının kalmadığını gördüler. Ayrıca İslam’ın üstünlüğü ve çekiciliği onların akın akın Müslüman olmalarını sağlayacak nitelikte idi. Artık Medine’ye gelen heyetlerin ardı arkası kesilmiyordu. Rasûlullah da bir taraftan gelen heyetleri kabul ederken öbür taraftan da etraftaki emirlere, Arap reislerine mektup yazarak onları İslam’a davet ediyor ve tebliğciler gönderiyordu.

    Bu arada daha önce anlattığımız ve cezalandırılması istenen bazı kişiler de gelip Müslümanlıklarını ilan ettiler. Bunlardan Ka’b b. Züheyr ki, Kaside-i Burde’nin şairi gelip samimi bir şekilde Müslüman oldu.

    Anlatılması gereken bir diğer olay da şöyle cereyan etmiştir: Hudeybiye anlaşması sırasında Kureyş’in arabulucuları arasında bulunan Sakifli Urve b. Mes’ud burada Müslümanların Rasûlullah’a bağlılığını hayretler içinde izlemişti. Huneyn savaşı sırasında ise Yemen’de idi. Rasûlullah’ın Medine’ye dönüşü sırasında O’na yetişip Müslüman oldu. Rasûlullah’tan Taif’e gidip halkını İslam’a çağırmak için izin istedi. Rasûlullah ise  “seni öldürürler” diye onu uyarınca “Ey Allah’ın Rasûlü ben onlara çocuklarından daha sevgiliyim” dedi. Rasûlullah’ın bütün uyarılarına rağmen ısrar edince Rasûlullah da ona izin verdi. Urve, Taife döndü. Kendisine ait yüksekçe bir yerden kavmini İslam’a davet ederken ok yağmuruna tutuldu. Vücuduna saplanan oklardan akan kanına bakarken, “Kanında ne görüyorsun?” diyen birinin sorusuna; “Allah’ın bana bağışladığı nimetlerini ve Allah’ın bana bağışladığı şehadeti görüyorum.”diyerek  “Rasûlullah’ın arkadaşlarından burada şehit düşen dostlarının yanına beni defnedin” vasiyetinde bulundu. Ailesi de onu vasiyeti üzere defnetti. Rasûlullah onun şehadet haberini alınca: “Onun kavmi arasındaki konumu Yasin’deki adam gibidir. Halkını Allah’a çağırdı onlar da onu öldürdüler” buyurdu.

    Rasûlullah’ın benzettiği konu Yasin suresinde şöyle geçmektedir: “O sırada şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve “Ey kavmim, uyun o elçilere! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdi. Bana ne oluyor da  kulluk etmeyecek mişim beni yaratana? Hep döndürülüp O’na götürüleceksiniz. Hiç ben, O’ndan başka ilahlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, o zaman apaçık bir sapıklık içinde olurum. Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim, gelin dinleyin beni” (Sonra ona) “Haydi gir cennete” denildi. O da dedi ki: Ne olurdu kavmim bilseydi. Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını.”(Yasin 20-27)

    Yıllarca İslam’dan uzak kalmış, fakat Müslüman olduğunda ise hemen atması gereken adımları atan ve bu uğurda en büyük fedakârlığı yapanların bu ayetlerin müjdesine mazhar olacakları beyan edilmektedir. İslam tarihi kardeşi tarafından öldürülen Habil’den başlamak üzere öldürülürken; “kazandım” diyenlerin tarihidir. Müslümanlar için hak üzere ölüm, kaybetmek değil bilakis kazanmaktır, bu Allah’ın vadidir. Bu yüzden Müslümanın ümitsizliğe düşüp yıkılmaması ve her ne ile karşılaşırsa karşılaşsın kaybettiğini düşünmemesi gerekir. Çünkü onun dayanağı ve yardımcısı âlemlerin Rabbi Allah’tır. Davet uğrunda verilebilecek en değerli varlık hayat, yani candır. Canını bu uğurda verenlerin ise kaybetmesi mümkün değildir: “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın. Bilakis onlar diridirler, Allah’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiç bir keder ve korku bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar. Onlar Allah’tan gelen nimet ve keremin; Allah’ın, mü’minlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler.” (Âl-i İmran 169-171) “Allah yolunda hicret edip sonra öldürülen yahut ölenleri hiç şüphesiz Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah’ın bizzat kendisi rızık verenlerin en hayırlısıdır. Allah onları, her halde memnun kalacakları bir yere girdirecektir. Allah, kesinlikle tam bilgilidir, halîmdir.” (Hac 58-59).

    Rasûlullah (s.a.v) yine Mekke dönüşünde Bahreyn hükümdarı Münzir bin Savi’ye yazdığı bir mektubu Ala b. Hadrami’ye vererek gönderdi. Bazı kaynaklarda Ala’nın Bahreyn’e elçi gönderilmesinin Hudeybiye anlaşması sonrası diğer elçilerle beraber gerçekleştiği belirtilir. Fakat elçiliğin iki defa olması ihtimalinden dolayı bu anlatımın da sahihliği söz konusudur.

    Münzir’e yazılan mektupta;

    “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla... Allah’ın Rasûlü Muhammed’den Münzir Savi’ye. Sana selam olsun. Ben, sana yazdığım bu mektup vesilesiyle kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’a hamd ederim. Allah’tan başka hiç bir ilah bulunmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehadet ederim.

    Bundan sonra: Ben sana şanı yüce ve büyük olan Allah’ı hatırlatırım. Hiç şüphesiz kim nasihat ederse kendine nasihat etmiş olur. Yine şüphesiz ki, benim elçime itaat eden ve onların emrine uyan bana itaat etmiş olur. Elçilerim senin hayır ve iyiliğini söyleyip övdüler. Ben de senin kavmin hakkındaki şefaatini kabul ettim. Müslümanları, kendi hallerinde olduğu gibi selamet üzere bırak. Günahkârları da cezalandırılmaktan affettim. Onları iyilikle karşıla. Sen iyilik üzere olduğun müddetçe seni işinden azletmeyiz. Yahudilik ve Mecusilik üzere kalanlara ise cizye gereklidir.”diye yazıyordu. Ayrıca mektubu götüren elçiye; Müslümanların Mecusiler ile evlenmesi Mecusilerin kestiklerini yemelerini yasaklayan, deve, sığır, koyundan, toprak ürünleri ile meyvelerden ve ticaret mallarından ne oranda zekât alınacağını açıklayan bir not verdi. O da bunu halka iletti. Buna göre işlem yaptı.

    Yine bu sırada Amr b. As, Umman’da hüküm süren Culendi oğulları Ceyfer ve Abda’ya yazılan mektubu götürdü ve teslim etti. Onlar biraz tereddütten sonra Müslüman oldular. Amr, zenginlerden zekât topladı, fakirlere dağıttı. Mecusileri de cizyeye bağladı. (Cizye, gayri müslimlerden alınan vergidir.)

    Gassan ve Cüzzam reislerine de mektuplar ve elçiler gönderilerek İslam’a davet yapıldı. Rasûlullah, her zaman her durumda daima tebliğ ve davet vazifesini yerine getiriyordu.

    Rasûlullah’ın bu uygulamaları bize öğretmektedir ki her zaman ve her ortamda yapmamız gereken İslam’a davetin ilk adımını, tebliğe muhatap olanların İslam hakkında bilgilendirilmeleri oluşturmaktadır.  Sonra da uygulama ve ahlakımızla hak üzere olduğumuz konusunda ikna edici özellikler taşımamız gerekir. Buna rağmen tebliğ ve davetimizi kabul etmeyenler olacaktır. Bunlardan düşmanca tavra ve harekete girişmeyenlere hukukun onlar için öngördüğü adaleti uygulamamız gerekir. Düşmanca hareketlere devam edene ise bütün direncimizle ve gücümüz nikbetinde karşı durarak, onların saldırılarını ortadan kaldırmak vazifelerimiz arasında yer almaktadır. İnançlarımızın imtihana tabi tutulduğu anların başında bu saldırılar ve zorluklar gelmektedir. Doğruluğunda zerre miktarı şüphe bulunmayan İslam dininin insanlara tebliğinde karşılaşılacak sıkıntılara katlanmak demek olan sabır; Müslüman’ın en önemli özelliklerindendir. İnandığı şeyler uğrunda çaba sarf edenler, bu çabalarının karşılığını mutlaka alacaklardır. Bugün olmazsa yarın, bu dünyada olmazsa ahirette, çoğunlukla da her ikisinde. Yoksa “Ey iman edenler! Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.” (Muhammed 7). “Allah sabredenlerle beraberdir, ...Sabredenleri müjdele” ayetlerinin anlamı başka nasıl açıklanır?

     

    Bu yazı toplam 1085 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim