Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    FETİHLERİN YOLU AÇILDI

    19 Mayıs 2017 Cuma 16:53

    Mekke hasretiyle yanan müslümanlar, Hudeybiye anlaşması uyarınca gelecek yıl Kâbe’yi ziyaret edebilecek olmalarına rağmen durumdan memnun olmadılar. Müslümanlar üç gün daha Hudeybiye'de kaldılar. Bir türlü toparlanıp Medine'ye doğru yola çıkamadılar. Hudeybiye barışını Mekkeliler adına imzalayan Süheyl b. Amr, ilticacı müslüman oğlu Ebu Cendel'i de yanına alarak mutlu ve memnun olarak Mekke'ye dönmüştü. Artık müslümanların da orada beklemelerinin bir anlamı kalmamıştı. Onun için Rasûlullah (a.s.) ashabına: "Haydi artık kalkınız, kurbanlarınızı kesip sonra başınızı tıraş ediniz" emrini verdi. Fakat sahabe sanki taş kesilmiş, yerinden kıpırdayan olmamıştı. Ancak bunu isyan olarak değerlendirmemek gerekir. Bu olsa olsa büyük umutlarının hemen gerçekleşmesini isteyenlerin şaşkınlık ve hayal kırıklığının bir neticesidir. Çünkü onlara Hudeybiye şartları ağır görünmekte ve Mekke'ye bu kadar yaklaşmışken Kâbe’yi ziyaret etmeden geri dönmek güçlerine gitmektedir. Bu da onların imanlarından bir kâfirlere karşı katı olmalarından kaynaklanmaktadır.

    Rasûlullah (as.) emrine uyulmamasından eşi Ümmü Seleme'ye yakındığında, Ümmü Seleme:

    "Ey Allah'ın Rasulü, emrini infaz ettirmek istiyorsan, dışarı çık, kurbanını kesinceye ve berberine tıraş oluncaya kadar kimseye bir şey söyleme." dedi. Rasûlullah bu tavsiyeye uydu. Kurbanını kesti, tıraş oldu. Bunu gören sahabe de teker teker kurbanlarını kesip tıraş olmaya başladı. Hatta bu aralarında bir yarış halini aldı.

    Bu olaydan çıkarılacak dersler vardır. Görevleri, unvanları ne olursa olsun insanlar zorlandıklarında destekçiye, bocaladıklarında yol göstericiye ihtiyaçları vardır. Burada sözden çok uygulamanın etkisi açıkça görülmektedir. Bazen herkes ne yapacağını şaşırabilir. Şaşıran ve ne yapacağını o an için düşünemeyene bir çıkış yolunu bazen bir dost, bazen bir eş gösterebilmektedir. Başarılı önderlerin ve öncülerin iyi eş ve dostlara sahip olduğu söylenegelmiştir. Önderlerin sözden çok hareketleriyle en kritik zamanlarda çıkış noktasını göstermelerinin gereği vardır. Boşuna sözlü bir tartışmaya girmektense, davranışla ve eylemle örnek olmak daha iyidir.

    Müslümanlar Medine'ye doğru yöneldiklerinde Hz. Ömer, Hudeybiye anlaşmasından sonra Rasûlullah'a sert sözler sarf ettiğinden dolayı pişman oldu. Hakkında vahiy inip kınanacağından korkmayı başladı. Sanki korktuğu başına gelmişti. Rasûlullah gecenin karanlığını yaran bir sesle kendisini çağırıyordu. Bunun üzerine hemen Rasûlullah'ın yanına gitti. Rasûlullah: "Bana bu gece bir süre indi. Bu süre dünya ve içindekilerin hepsinden, üzerine güneş doğan her şeyden çok daha sevimli ve güzeldir" dedi. Sonra, Fetih süresini okudu: "Biz sana apaçık bir zafer ihsan ettik..."

    Hudeybiye anlaşmasının müslümanlar için gerçekten büyük bir başarı ve fetih olduğu Fetih suresiyle müjdelenmiştir. Bu anlaşmanın sonuçları bunun açık delilidir. Fetih suresi baştan sona, Hudeybiye ve sonrasında elde edilecek fetih ve ganimetlere işaret etmektedir. "Apaçık bir fetih" olan bu anlaşma, müslümanlar lehine maddeten, siyaseten, savaş stratejisi bakımından ve İslam'ı tebliğ yönünden büyük açılımları beraberinde getirmiştir. İslam'ı ve Rasûlullah'ı ortadan kaldırmayı çalışanların Hudeybiye ile birlikte nasıl geri adım attırıldığı görülmektedir. Bu anlaşma önce Hayber'in sonra da Mekke'nin fethine zemin hazırlamıştır.

    Allah, Hudeybiye anlaşmasını yapan Rasûlullah'ı onaylamış ve "Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin ve Allah sana şanlı bir zafer versin" (Fetih 2-3) buyurmuştur. Allah, bu anlaşmayla birlikte Rasûlullah'ın bundan sonra İslam daveti ve İslam'ın yayılışı konusunda vereceği kararların isabetli olacağına, zaferlerin peş peşe geleceğine dair müslümanların kalplerine güven telkin etmiştir. Allah'ın bu destek ve güveni müslümanların kalplerini huzura kavuşturmuştur. Kalpleri huzurla dolan mü'minlerin de zorluklar karşısında gösterdikleri fedakârlıklara günahlarının affedilip cennete gireceklerini müjdelemiştir. (Feth 4-5)

    Münafıkların ve kâfirlerin, mü'minler için bekledikleri kötü sonun, kendilerinin başlarına geleceğini ve ayrıca cehennemle cezalandırılacaklarını bildirmiştir (Feth 6). Allah, mü'minler ve kâfirler için bildirdiklerini gerçekleştirmeye söz vermiştir (Feth 7).

    Allah'ın dinine ve Rasûlü'ne yardım etmek her müslümanın görevidir. Allah'ın dininin tek sorumlusu Rasûlullah değildir. O şahit, müjdeci ve uyarıcıdır (Feth 8). Allah'a ve Rasûlü'ne inanmak, O'nu desteklemek bütün müslümanların vecibesidir (Feth 9). Allah Rasûlü'ne biat, Allah'a biattir. Bu biate sadakat göstermek büyük ecir verilmesine vesiledir (Feth 10).

    Hudeybiye anlaşmasıyla, bedevilerin münafıkların ve kâfirlerin bütün düşündükleri boşa çıkmıştır. Bu sefere çağrılan bedevilerin "mü'minler bir daha ailelerine geri dönemeyecekler" şeklindeki kötü zanlarından dolayı bu sefere katılmadıkları, ileri sürdükleri "Mallarımız ve çocuklarımız bizi alıkoydu." şeklindeki mazeretlerinde doğruyu söylemedikleri anlaşılmıştır. (Feth 11-12). Bundan da eylemleri ile Allah Rasûlü'ne ve müslümanlara inanıp destek olmayanların, kuru bir sözle kalplerindekini değil de, konjonktüre uygun olanı mazeret olarak üretebilecekleri uyarısını çıkarabiliriz.

    Kim Allah'a ve Rasûlü'ne inanmazsa bilsin ki Allah kâfirler için ateş hazırlamıştır (Feth 13). Zorluk zamanlarında mü'minlerin yanında olmayanların, mü'minlerin imkânları artınca onlarla beraber olduklarını söylemelerinin kıymeti yoktur. Daha önce bir hata etmişlerse bunu düzeltmek için yeni bir güçlüğe karşı müslümanlara omuz vermek zorundadırlar ki samimiyetleri ortaya çıksın, Allah da onları mükâfatlandırsın (Feth 15-16). Samimi müslümanlar ganimete ve dünya menfaatine değil, Allah'ın kendilerine vereceği dünya ve ahiret ecrine taliptirler. Gerçekten mazeretleri geçerli olanlar ve Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edenler cennete gireceklerdir (Feth 17).

    Hudeybiye'de Rasûlullah'a biat edenlerden Allah razı oldu. Onların kalplerindeki kararlığı bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi, onlara yakın bir fetih ve ganimet bahşedeceği müjdesini verdi (Feth 18-19).

    Müslümanlar Hudeybiye barışı ile ilk zaferi elde ettiklerini, arkasından Hayber ve Mekke'nin fethinin yakın olduğunu Fetih süresinin ayetlerinden anladırlar (Feth 20-21).

    Hudeybiye barışının müslümanların yenileceği için yapılmadığı, aksine düşmanın bozguna uğrayacağı (Feth 22-24) haber verilmekte ve barışın bir başka gerekçesi şöyle açıklanmaktadır:

    "Onlar öyle kimselerdir ki, inkâr ettiler, sizin Mescid-i Haram'ı ziyaret etmenize ve bekletilen kurbanların yerlerine varmasına engel oldular. Eğer kendilerini bilmediğiniz mü'min erkeklere mü'min kadınları bilgisizlik dolayısıyla darmadağın edip de bu yüzden size dayanılmaz bir sıkıntı dokunmayacak olsaydı (o zaman durum farklı olurdu). (Durumun böyle olması) Allah'ın dilediğini rahmetine sokması içindir. Eğer (onlarla karışık yaşayan mü'minler) seçilip ayrılmış olsalardı, muhakkak içlerinden küfretmekte olanları acıklı bir azap ile cezalandırırdık." (Feth 25).

    Hudeybiye'de barış değil de, savaş yapılsaydı; Rıdvan biatını yapmış, her türlü fedakârlığa hazır olan mü'minlerin zafer kazanması Allah tarafından mukadder bir sonuç olarak bildirilmektedir. Ayrıca bu ayetten Hudeybiye barışının iki önemli boyutu gözler önüne serilmektedir. Birincisi halen Mekke'de müslüman olup da müslümanlar tarafından bilinmeyenler vardır. Bir savaş olduğunda bunlara müslümanların zarar verilmesi kaçınılmaz olacaktır. İşin farkına varılmasıyla da müslümanlar üzüntü çekeceklerdir. İkincisi savaşsız ortamdan istifade ederek müslüman olmasıyla İslam kuvvetlenecektir. Nitekim Halid b. Velid Hudeybiye'de karşı tarafta iken bir yıl sonra müslüman olmuş Seyfullah (Allah'ın kılıcı) unvanıyla İslam tarihinde yerini almıştır. Hudeybiye'den iki yıl sonra Mekke kansız fethedilmiş, gerçek fetih ve zafer daha olumlu elde edilmiştir.

    Hudeybiye yılında, Kâbe’nin ziyaret edilemeyişi Rasûlullah'ın rüyasında gördüğü ziyaretin gerçekleşmediği anlamını taşımamalıdır. Müslümanların hemen gerçekleşmesini bekledikleri ziyaretin bu anlaşmayla bir yıl sonra korkusuz ve güvenli bir şekilde gerçekleşeceği hatırlanmalıdır (Feth 27). Gerçekten de bir yıl sonra Müslümanlar korkusuz ve güven içinde Kâbe’yi ziyaret etmişlerdir. Bu ilahi vaat gerçekleşmiştir. Vaat bununla da bitmemiş, gelecekte İslam'ın üstün geleceği vurgulanmıştır.

    "O, elçisini hidayet ve Hak din ile gönderdi ki bütün dinlere üstün kılsın, Şahit olarak Allah yeter." (Feth 28).

    Daha önce de söylemiştik bir kez daha söylemekte yarar var, müslümanların Hudeybiye anlaşmasına aleyhlerine gibi görünen bir maddesinden dolayı infial göstermeleri, onların isyanlarını veya iman zafiyetlerini göstermiyordu. Fetih süresinin buraya kadar (Feth 28'e) olan kısmı Rasûlullah'ın yaptığı anlaşmanın gerekçelerini, hikmetlerini, sonuçlarını ve Rasûlullah'ın davranışlarındaki haklılığını mü'minlere haber verirken, son ayette ( 29'da) Rasûlullah'a mü'minlerin özelliklerini haber vermektedir. Onların bu tavırlarının, kalplerindeki imanın sağlamlığından ve kâfirlere karşı tavizsiz tutumlarından kaynaklandığı bildirilmektedir.

    "Muhammed, Allah'ın Rasûlü'dür. Ve onunla birlikte olanlarda kâfirlere karşı şiddetli (zorlu), birbirlerine karşı merhametlidirler. Onların rûku ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secde izinden nişanlar vardır. Onların Tevrat'ta ve İncil'deki misalleri ise şöyledir: (Onlar) bir ekin gibidir. Filizini çıkardı, onu kuvvetlendirdi, (nihayet) kalınlaştı; gövdesinin üstüne dikildi. (Bu ekin) çiftçilerin hoşuna gider. (Allah bu misali getirdi) ki onlara karşı kâfirleri öfkelendirsin. Allah, onlardan iman edip iyi işler yapanlara bağışlanma ve büyük ecir vaat etmiştir." (Feth 29)

    Fetih Sûresi Hudeybiye'nin bir zafer olduğunun iç yüzünü ve mü'minlerin gelecekte ulaşacakları sonuçları bildirmesi açısından çok anlamlıdır. Hudeybiye'nin büyük zaferlerin ve fetihlerin kapısını aralayan açık bir fetih olduğu açıkça ortaya konarak müslümanlar rahatlatılmıştır.

    Hudeybiye ile Mekke'nin fethi arasında geçen iki yıl içinde müslüman olanların sayısı, İslam'ın doğuşundan Hudeybiye gününe kadar İslam'ı kabul edenlerin sayısından çok çok fazla olmuştur.

    Hudeybiye anlaşmasının müslümanların aleyhine görünen maddesi (müslüman Mekkelilerin iadesi) iki de bir tarafları karşı karşıya getiriyordu. Ebu Cendel ve Ebu Basir olayını daha önce anlatmıştık. Ancak müslüman Mekkeli kadınların Medine'ye ilticası, halledilmesi gereken yeni bir durum ortaya çıkardı. Şöyle ki Hudeybiye sonrası bazı müslüman kadınlar Medine'ye iltica ettiler. Fakat Mekkeli müşrikler anlaşma gereği saydıkları bu olay sonrasında müslüman kadınların iade edilmesini talep ettiler. Müslümanlar çözüm bulmak zorunda kaldıkları bir durumla karşı karşıya kaldılar. Müslümanlar çözüm olarak müslüman kadınların müşriklere teslim edilmemesini gördüler. Bunun nedeni, anlaşmanın metninden tam olarak onların iadesini gerektirecek bir anlamı çıkarmamış olmaları olabileceği gibi, kadınların iadeleri ile işkence ve hakaretlere dayanamayacakları da olabilir. Müslümanların tavrı Allah tarafından onaylanmış ve bu konuda nasıl hareket edecekleri şöyle bildirilmiştir.

    "Ey inananlar, inanan kadınlar hicret ederek size gelirse onları imtihan edin. Hicretlerinin sebebini inceleyin. Allah onların imanlarını çok iyi bilir. Onların iman ettiklerini anlarsanız, artık onları kâfirlere döndürmeyin. Ne bu kadınlar onlara (kâfir olan kocalarına) ne onlar bu (mü'min) kadınlara helal değildirler. Onlara sarf ettiklerini verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz halde onları nikâh etmenizde sizin için bir beis yoktur. Kâfir kadınları nikâhınız altında tutmayın. Sarf ettiklerinizi isteyin. Onlar da sarf ettiklerini istesinler. Allah'ın hükmü budur. Aranızda O hükmeder. Allah her şeyi hakkıyla bilir. Her işi hikmetle çevirir. Şayet eşlerinizin mehirlerinden bir şey, kâfirlere gider de, sıra size gelire (o kadının kaçtığı kâfirleri yenip, ganimet alırsanız) zevceleri gidenlere, sarf ettiklerinin mislini verin. Kendisine iman ettiğiniz Allah'a karşı vazifelerinize riayet edin" (Mümtahine 60/10-11).

    Hicret eden kadınların imtihanından kastedilenin şu olduğu rivayet ediliyor. "İkrime der ki; onlara şöyle deniyordu. "Kocandan kaçmadığına, bizden birine âşık olmadığına, sırf Allah ve Rasûlü'nün sevgisi için hicret ettiğine yemin et." İşte ayette geçen imtihandan kastedilenin bu olduğu ve onların bu ikrarlarının kabul edildiği anlaşılıyor. Çünkü kalplerde olanı ancak Allah bilir.

    Ayrıca mü'minler ve müşriklerin erkek ve kadınları birbirinden imanlarının ayrı olması gibi ayrılmalıdırlar. İnanç ayrılığı ile birbirinden ayrılanların, kaynaşma, uyuşma ve kavuşmayı gerektiren evliliği sürdürmelerinin zorluğu ve anlamsızlığı ortadadır. Bu yüzden inanan erkeklerin ve kadınların, inkârcılarla evlenmeleri helal değildir.

    İnsanlar arasında gönül bağı ile bağlanmayı öngören evlilikler, yine gönül bağını ifade eden imanın paralel olması gerekir. Aksi durumlarda huzursuzluk olacak, dünya ve ahiret hayatı çekilmez hale gelecektir. İnananlar tercihlerini inançtan yana koymak durumundadır ki dünya ve ahiret saadetini, kurtuluşunu ve mağfiretini yakabilsinler (Bakara 2/221)

     

    Bu yazı toplam 872 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim