Zehra Ali YILMAZ

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Zehra Ali YILMAZ

    Gerçeklik Algımız

    11 Ağustos 2020 Salı 09:10

    Ziyaret vesilesiyle bulunduğum şehirlerimizden birinin meydanında Selçuklu Hükümdârı II. Kılıçaslan’ın at üstünde tasvir edilmiş heykelini görüyorum. Aracımı bir kenara çekip heykele bakıyorum bir müddet. Üzerine sabitlendiği kaidesinden dahi küçük boyutlarda olan heykelde Kılıçaslan’dan bir iz, ona dair ruhumda uyanmasını umduğum bir ürperti bekliyorum. Zihnimde kurguladığım Kılıçaslan’la heykel arasında mukayese kabul edilemeyecek kadar ciddi fark var. Kılıçaslan’ı dünya gözüyle hiç gördüm mü? Her hangi bir hadiseye, Kılıçaslan’ın seferlerine, zaferlerine, inşâ etmek istediği muhtemel dünyaya dair şahitliğim oldu mu? Elbette hayır. Ona dair tarihî bilgilerle örülü bir hafızam var ve o hafızanın mayaladığı algı evrenim. Hepsi o kadar.

    Kılıçaslan’ın heykeli, nihayetinde sanat eseri. Her sanat eserini kendi var oluş araçları, örgü, inşâ ve ileti dili ile değerlendirmek gerekirse de geçek ile söz konusu gerçeğin bize yansıyan varlığı arasındaki kat’i farklar düşündürücü. Düşündürücü olan elbette sonuç. Fakat düşünmeyi gerektiren sonucu doğuran yol, yöntem ve araç düşünülmelidir.

    Varlığından hiçbir şüpheye yer olmayan ‘gerçek’ ile onunla temasa geçen, iletişim kuran, insan bilinci arasındaki muhtemel farklar algı dünyamızı şekillendiren unsurlarca belirleniyor. Söz konusu unsurların inşâ ettiği bilinç evreni, gerçeklik algımızın bize yansıyan yüzünün tarlasıdır.   

    Bilincin inşâsında sanatın varlığını sorguladığımızda, bilinç evrenini tesir altına alan muazzam bir güçle karşılaşıyoruz. Öyle ki sanat, yüzlerce yıllık geçmişi ile kendine bir dünya örmüştür. O dünyanın içerisinde gündelik gerçek yaşamdan çok farklı bir yaşam tüm ihtişamıyla arz-ı endam etmektedir. Canlı cansız varlıklar, nesneler hemen çoğu eserde bizim gündelik gerçek yaşantımızdaki şekil ve muhteva özelliklerini yansıtmamaktadır. Örneğin bir ressama ‘Kırmızı bulut mu olur?’ diye soramayız. Sanatın dünyası ile gerçek dünya arasında varlığı hissetme farkı, sanatçının algı evreninde mayalanır ve vücuda gelir.  

    Sanat, gerçek ile kurgu arasındaki ilgi yahut ilişkide araç işlevi gören bir somut gerçekliktir. Sanat eserini, beş duyu organımızla algılayabiliriz. Bir tabloya hayranlıkla bakarken, eşsiz bir besteyle ayaklarımız yerden kesilebilir veya bir romanın sayfalarından nice yaşamların ruhumuzu tesir altına alması işten dahi değildir.

    Ne var ki sanat eseri her ne kadar görece özel ve özgün hatta ‘kendi’ olsa da sanatçı tam manası ile hiçbir vakit ‘kendi’ değildir. Tarihi, yaşadığı coğrafyası, geçmişi, millî kültürü, dünden bugüne hatta muhtemel yarına daire her ne varsa varlığının inşâsında tuğla olmuştur. Bizler, söz konusu tuğlalarla örülü duvarlardan görmemiz istenileni, yine kendi bilinç evrenimizin sınırları, hazır bulunurluğu hatta ön kabulleri ile görür ve sanat eseri ile başlayan iletişimimizden itibaren ‘ben’ ve ‘öteki’nden ayrı üçüncü ve görece ortak bir fikir ve his âlemine geçeriz. Sanat eseri ile temasımızdan itibaren yeni bir etkilenme sahasına giren bizler için hiçbir şey bir öncekinin aynısı olmayacaktır. Gerçek olarak bilinen her ne varsa kuvvetle muhtemeldir ki bambaşka anlamlarla yeni suretlerde görünecektir. Bu sebepten sanat eserleri tek başına biricik ve şahsî olmadığı gibi başına buyruk da değildir. Estetik gaye ve hassasiyetle beraber farklı tesir sahalarına sahip olduğu su götürmez bir hakikattir.

    Neticede bir yönüyle de bilince nüfuz etmekte olan sanat eserlerinin millî ve mânevî değerlerimizle âhenginden şuur, ahenksizliğinden ciddi bir kayıp doğacağı âşikârdır. Sanat eserleri, insanla ilk temas sahası olan bilincin inşâsında, gerçeğin bizdeki yansıması veya sureti açısından ehemmiyetlidir.    

    Bu yazı toplam 655 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim