Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    GÖNÜLLERİ FETHEDEN UMRE

    27 Haziran 2017 Salı 12:23

     

     

    Bir yıl önce gerçekleştirilen Hudeybiye anlaşması gereği bu yıl umre yapılabilecekti. Üç günlüğüne Kureyş, Mekke'yi özellikle Kâbe ve çevresini boşaltacak, mü'minler umrelerini (say ve tavaflarını) yerine getirebileceklerdi.

    Hudeybiye öncesi büyük ümitlerle başlanılan Kâbe ziyaretinin yapılamadan geri dönülmesi, Rasûlullah'ın arkadaşlarını üzmüş, hatta üzüntü tepkiye dönmüştü. Bu tepkiyi dile getiren Hz. Ömer'le Rasûlullah arasında şöyle bir konuşmanın geçtiği rivayet edilmektedir. Rivayete göre Hz. Ömer Rasûlullah'a şöyle soruyordu: "Sen değil miydin bizim gelip Kâbe’yi tavaf edeceğimizi söyleyen?" O da: "O halde sen mutlaka gelip tavaf edeceksin, böyle bil" diye karşılık veriyordu.

    Hudeybiye dönüşünde de Allah, Rasûlü'nü teyit ve tasdik ederek şu ayeti kerimeyi indiriyordu: "And olsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak, korkmadan Mescit-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir." (Fetih 27).

    İşte Rasûlullah hicretin yedinci yılının zilkade ayında, daha önce gerçekleştirmeye söz verdiği, fakat müşrik Kureyş'in engellemesi nedeniyle yerine getirmediği Ka'be ziyareti için iki bin sahabesiyle yola çıkıyordu. Peygamber'in (a.s) sözü, Allah'ın va'di gerçekleşiyordu. Müslümanlar, yanlarına yetmiş kurbanlık deve ve yüz atla beraber Kureyş'in anlaşmayı bozma ihtimaline karşılık savaş aletleri de aldılar.

    Rasûlullah Zü'l-Huleyfe denilen yere varınca Muhammed b. Mesleme ile atlıları ileri gönderdi. Muhammed b. Mesleme arkadaşlarıyla Merru'z Zehran denilen yere geldiğinde Kureyş'ten bir gruba rastladı. Grup, gelenlerin kim olduğunu sorup, gelenin Rasûlullah olduğunu öğrenince Mekke'ye haber verdiler. Korkuya kapılan Kureyş, Mikrez b. Hafs'ı bu kadar atlı ve silahlı oluşlarının sebebini sordurmak için gönderdiler. Rasûlullah silahlı oluşlarının anlaşmayı olduğunu ve silahları Mekke dışında bırakacaklarını söyleyince rahatladılar.

    Ertesi gün Merru'z-Zehran'a varıldı. Rasûlullah, silahları daha ileride Batn-ı Ye'cüc denilen yere gönderip ensardan Evs. Havli'yi iki yüz kişi ile muhafızlık yapmaya memur etti.

    Müslümanların, özellikle muhacirlerin sevincine diyecek yoktu. Yedi yıl sonra kendi şehirlerine, evlerine, ailelerine, akrabalarına, tanıdıklarına, tatlı ve acı hatıralarını bıraktıkları topraklara geri dönüp gördükleri için. Yol boyu bu hatıralar canlandı gözlerinde. Gerçi hatıraların çoğunda sıkıntı ve acı vardı. Ama olsunda yine de buralara çocukluk ve gençliklerinin acı ve tatlı tüm hatıralarının mekânlarıydı. Her şeyden önemlisi kıblegâhları idi. Vahyin ilk nüzul yeri Hira, hicrette konaklanan Sevr, abluka mahallesi, Ebu Talib mahallesi ve işte orada görüyordu Kâbe.

    Kureyş anlaşma uyarınca Kâbe’yi ve çevresini boşaltıp, çevre tepelerden Müslümanları seyre koyuldular. Kureyş arasındaki "Muhammed ve arkadaşları, Medine'nin sıtmasından zayıf düşmüşler" intibahının aksine Mekke'ye giriş ve Kâbe’yi tavaf muhteşem görüntü veriyordu.

    Kâbe’ye yaklaşıldığında bir taraftan "Lebbeyk Allahüme Lebbeyk" (Allah’ım, işte geldim, hizmetindeyim) diyerek vadiler inletiliyor, diğer taraftan Abdullah b. Revaha, Rasûlullah'ın bindiği devenin yularını tutarak şiir okuyordu:

    "Temizleyin onun yolundan kâfirlerin oğullarını!

    Hatırlayın, Rahman'ın ona indirdiği kitapta söylediğini.

    Rasûlü’ne okunan sayfalarda ölümlerin hayırlısının,

    Onun yolunda ölmek ve öldürmek olduğunu.

    Ya Rab! Ben onun sözüne iman ettim, anladım.

    Ve gördüm, hakkın onu kabul etmek olduğunu.

    Biz, size onun gösterdiği usul üzere vuruyoruz.

    Öyle bir vuruş ki, başları yerinden ayıran,

    Dosta dostunu ve sevene sevdiğini unutturan."

    Abdullah b. Revaha'nın Rasûlullah önünde böyle şiir okumasının doğru olmayacağı uyarısında bulunan Hz. Ömer'e Rasûlullah: "Ey Ömer bırak okusun. Bu şiirler düşmana oktan daha çok tesirlidir" diye karşılık verdi.

    Rasûlullah Mescit-i Haram'a girince, omzundaki örtüyü sıyırıp sağ pazusunu dışarı çıkardı ve şöyle seslendi: "Allah şu adamlara (Kureyş'e) kendisini güçlü gösteren her kişiye rahmet eder." Sonra da Kâbe’nin güney-doğu köşesinde bulunan (Hacer-i Esved) rüknünü istilam (selamlama) edip hızlı ve sert yürüyüşle tavafa başladı. Ashabı da onun gibi yürüyordu. Üç şavtta (tavaf) böylece hervele (hızlı yürüme) yapıldı. Son dört tavaf ise normal fakat vakarlı bir yürüyüşle tamamlandı. Bu gün Müslümanlar, tavaf esnasında bu sünneti yine yerine getirmektedirler. Daha sonra Safa ile Merve arasında yedi defa sa'y ettiler. Merve tepesine yakın bir yerde kurbanlarını kestiler. Tıraş oldular, böylece umre tamamlanmış oldu.

    Daha sonra putlarla dolu olmasına rağmen Kâbe’ye girmek niyetiyle Mescit-i Haram'a yönelen Rasûlullah, Ka'be kapısının kilitli olduğunu gördü. Anahtarı Abdu'd Dar kabilesinden bir adamdaydı. Rasûlullah anahtarı istemek üzere birini gönderdi. Anlaşmada yer almadığını ileri sürerek bu isteği geri çevirdiler.

    Güneş en tepe noktasına ulaştığında Peygamber (a.s), Hz. Bilal'e Kâbe’nin çatısına çıkıp ezan okumasını söyledi. Hz. Bilal'in güzel ve gür sesiyle okunan ezan Mekke vadilerinde yankılandı. Dağlar taşlar tekbir ve kelime-i şehadetin yankısıyla inledi.

    Kureyş, olanların ve yaşananların yakında kendilerine büyük bir mağlubiyet getireceği hissine kapılıyordu. Hudeybiye anlaşmasını imzaladıklarına pişmanlıkları yüzlerinden okunuyordu. Gerçekten de bu umre müşriklere öyle bir tesir bıraktı ki bir yıl sonra Mekke'nin savaşsız ve kolay bir şekilde fethine zemin hazırladı denilebilir.

    Rasûlullah ashabıyla birlikte ilk defa Kâbe’de namaz kıldı. Namazdan  sonra Muhacirler Ensar kardeşlerini alarak evlerine götürdüler. Kureyş Mekke'yi boşalttığı için Müslümanlar şehrin çarşı ve sokaklarında serbestçe dolaşıyorlardı. Mekke, tarihinin en heyecanlı ve mutlu günlerinden birini yaşıyordu.

    Rasûlullah'ın satıldığı için evi yoktu. O'na Mescitte bir çadır kurulmuştu. Geceleri, gizlice Müslüman olan Mekkeliler tepelerden sessizce iniyor ve Müslümanların kampında sevinçli dakikalar yaşanıyordu. Kureyş'in, Müslüman olmasına ses çıkarmadığı Abbas (r.a), açıkça bu üç günün çoğunu Rasûlullah'la birlikte geçiriyordu. İşte bu sırada karısının kardeşi Meymune'yi Rasûlullah'a eş olarak teklif etmiş Rasûlullah da bu teklifi kabul etmişti.

    Meymune daha önce iki kere evlenmiş kocalarının ikisi de ölmüş ve dul kalmıştı. Meymune'nin aile statüsü itibarlı idi. Hz. Hamza'nın ve Abbas'ın baldızı Halid b. Velid'in teyzesi ve Kureyş'in büyük kabileleri ile akrabalığı vardı. Asıl ismi Berre iken, Rasûlullah, ona Meymune ismini vermiştir.

    Bu arada anlaşma gereği olan üç gün dolmuştu. Rasûlullah bu nikâhı vesile yaparak Kureyş'e ziyafet vermek ve aradaki düşmanlık duygularını hafifletmek istiyordu. Bu hareketleriyle İslam davasına karşı olmada hiçbir çıkarı bulunmayanları yumuşatmaya çalışıyordu. Müslümanların duruş ve tavırlarından bu kesimin etkilenmemesi mümkün görünmüyordu. Bunu fark eden Kureyş ileri gelenleri Rasûlullah'ın ziyafet teklifine ve düğün için zaman istemesine şiddetle karşı çıkarak, dördüncü günün sabahı Suheyl b. Amr ve Huveytib bin. Abdü'l-Uzza ile bir grup gelerek: "Biz şartlarımızı yerine getirdik. Müddetiniz doldu. Artık Mekke'den çıkın" dediler. Rasûlullah: "Evet, öyle. Lakin müsaade etseniz de  burada bir gün daha kalsak, düğünümüz olsa, düğünümüzde siz de hazır bulunursunuz" dediğinde: "Hayır! Biz buna razı değiliz. Senin ziyafetine de ihtiyacımız yoktur. Hemen çık git" dediler. Anlaşmalarına ve sözlerine her zaman riayet eden Rasûlullah: "Hakkınız var" diyerek akşama kadar kimsenin kalmaması emrini verdi. O gün sahabeden Mekke'den kimse kalmadı, yalnız Meymune ve eşyasını hazırlayıp getirmekle görevli azatlısı Ebu Rafii geride kalmıştı.

    Kureyş anlamıştı bu davanın büyüyüp, bir gün gelip kendilerini kuşatacağını. Müslümanlar da anlamıştı, Allah'ın iradesini gerçekleştirmek için kendilerinin seçildiğini ve çağlarca kök salan, egemen olar şirkin kendileri tarafından ortadan kaldırılacağını.

    Bu durum Kureyşlilerin Müslümanlar karşısında yeniden bir durum değerlendirmesi yapmasını beraberinde getirdi. Biri siyasi deha, biri askeri deha ve kahraman olan Amr b. As ve Halid b. Velid bu durumu en çabuk değerlendirenlerin başında geldiler. Birbirinden habersiz, daha Müslümanlar Mekke'ye girmeden Mekke'den ayrılmışlardı. Fakat bir noktada aynı görüşü paylaşıyorlardı: "Hudeybiye anlaşması Peygamber (a.s) için bir moral zaferi olmuş ve onun Mekke'ye girmesi ona karşı dayanma gücünün kalmadığı anlamına gelmişti."

    Amr, bekle gör politikası güderek Mekke'den uzaklaşmayı yeğlerken, Halid, elinde olmadan hissettiği sempati ve gelişen olayların etkisiyle İslam'a ve Rasûlullah'a yaklaşıyordu. Kureyş'in Rasûlullah'la olan bütün savaşlarında yer alan Halid b. Velid savaşlarından dönüşte Müslümanların zafer kazanacağını düşünmüş daha sonra bunu itiraf etmişti. Hudeybiye anlaşması öncesi Müslüman süvari birliğini gözden kaçırınca Halid" Bu adam gerçekten korunmuş" diye bağırdığını hatırlıyordu.

    Halid'i Müslümanlara yaklaştıran başka vesileler de ardı ardına sıralanıyordu. Ölmeden önce kardeşi Velid'in kendisine bıraktığı mektuptan Rasûlullah'ın kendisine olan ilgisini öğreniyordu. Mektupta Rasûlullah'ın onun hakkında: "Eğer o güçlü enerjisi ile putperestlere karşı İslam'ı desteklerse, kendisi için çok iyi olur, biz de onu diğerlerine tercih ederiz" dediğini ve Velid'in de: "Ey kardeşim, işte neleri kaybettiğini gör" dediğini sözlerine ekliyordu.

    Bunun yanında ailesindeki değişiklikler de Halid'i etkilemeye devam etti. Annesi Asma (r.a) Müslüman olmuş, teyzesi Berre (Meymune) Rasûlullah'ın eşi olmuştu. Gördüğü rüyaların da tesirinde kalan Halid, Medine'ye gitmeye ve Müslüman olmaya karar verdi. Kendisi gibi düşünen başkaları olup olmadığını araştırmaya başladı. En yakın arkadaşları İkrime, Safvan ve Amr'dı. Amr Mekke'de olmadığından İkrime ve Safvan'a durumu açınca Safvan: "Bütün Kureyşliler Muhammed'in peşinden gitse de ben gitmem" dedi. İkrime de benzer şeyler söyledi. Çünkü ikisi de benzer şeyler söyledi. Çünkü ikisi de babalarını, Safvan bir de kardeşini Bedir'de kaybetmişti. Üzgün olarak tek başına yola koyulan Halid, evinden ayrıldıktan sonra Abdu'd-Dar'dan Talha'nın oğlu Osman ile karşılaştı. Osman Halid'in en yakın arkadaşı olmasına rağmen Halid, İkrime ve Safvan'dan edindiği deneyimden sonra ona karşı suskun kaldı. Çünkü Osman'ın da en yakınları Müslümanlarla girişilen savaşlarda ölmüşlerdi. Sessizce yola devam ederken üstü kapalı olarak konuşmaya başladı: "Bizim durumunuz deliğindeki tilkinin durumundan daha parlak değil. Sadece bir kova su döksen dışarı çıkmak zorunda kalır" dedi. Osman'ın yüz ifadesinden kendisinin ne demek istediğini anladığını anlayan Halid, nereye ve niçin gittiğini anlattı. Osman da uzun süreden beri aynı düşünce içinde olduğunu, beklerse evinden bazı ihtiyaçlarını alıp bu yolculuğa çıkabileceklerini söyleyince Halid, onu beklemeyi memnuniyetle kabul etti. Ertesi sabah ikisi birlikte Medine'ye doğru yola çıktılar.

    Onlara sonradan katılan Amr'ın ise hikâyesi rivayetlere göre şöyledir: Gelişen olaylardan durumu sezen Amr, kendisini bir lider gibi kabul eden Sehl ve diğer kabilelerden bir grup gençle Habeşistan'a gitmeye karar verdi. Onlara eğer Muhammed (s.a.v) sonuçta zafer kazanırsa kendilerinin emin bir himaye altında olacaklarını, Kureyş kazanırsa tekrar Mekke'ye dönme imkânlarının olduğunu söyleyerek ekledi: "Muhammed'in (s.a.v) yönetiminde olmaktansa Necaşi'nin yönetiminde oluruz." Habeşistan’la ilişkileri daima sıcak tutan dahi bir politikacı olan Amr; Müslümanların, özellikle Cafer (r.a)'ın Necaşi üzerindeki etkisini öğrendiğinden beri de Müslümanların adını anmadan bu ilişkisini sürdürmüştü. Yakın tarihte Müslümanlar bu ülkeden Medine'ye gitmişlerdi. Bu gidişle Müslümanların buralarda etkilerinin kalmadığını düşünen Amr, hediyeler sunarak Necaşi'nin huzuruna çıktı ve himaye istedi. Fakat bu izin isterken Muhammed'den (a.s) küçümseyerek bahsetmesi Necaşi'nin birden bire sinirlenmesine neden oluyordu. Gariptir ki o İslam'dan kaçıp buralara sığınmıştı. Fakat sığındığı yer de onu, hediyelerinden çok Müslümanlara duyduğu saygıyı önceliyordu. İslam'dan kaçmış İslam'a karşı koyma gücünün birden kaybolduğunu hissetti. Son bir soru sorabildi Necaşi'ye: "Ey Kral buna gerçekten şehadet ediyor musun?" Necaşi: "Tanrı huzurunda buna şahadet ediyorum" dedi ve ekledi: "Ey Amr, benim söylediğimi yap ve onu izle. Tanrı'ya and olsun o hak. Musa'nın Firavun ve taraftarlarına galip gelmesi gibi, o da önüne konulan tüm engellere galip gelecek."

    Amr hemen kendisini Yemen sahiline götürecek bir gemiye bindi. Sahile varınca bir deve ve birçok yiyecek alıp kuzeye doğru yola çıktı. Mekke'den Medine'ye giden sahil yolundaki konaklamalardan biri olan Hadde'ye vardığında, Halid ve Osman'la karşılaştı. Yolculuğun geri kalan kısmına aynı amaca ve düşünceye ulaşan üç arkadaş birlikte devam ettiler.

    Üçü Medine'ye vardığında Müslümanların sevinçlerine diyecek yoktu. Halid, Rasûlullah'ın sevincini ve memnuniyetini şöyle özetliyor: "Selamımı aldığında yüzü parlıyordu.”

    İlk biat eden Halid oldu: "Allah'tan başka ilah olmadığına ve senin Allah'ın Rasûlü olduğuna şehadet ederim" dedi. Rasûlullah da: "Seni hidayete ulaştıran Allah'a hamd olsun. Sende her zaman, seni sonuçta iyiden başka bir şeye götürmeyecek olan bir akıl gördüm." karşılığını verdi. Halid (r.a): "Ey Allah'ın Rasûlü! Hakka engel olmak için yapılan savaşların hepsinde sana karşı savaştığımı gördün. Allah'a dua et de Allah bunları affetsin." deyince Rasûlullah: İslam kendisinden önce gelen her şeyi kesip atar." buyurdu. "Bu kadar çok olsa da mı?" diyen Hz. Halid'in yüzünde yine de üzüntü vardı. Onun bu üzüntüsünü gidermek isteyen Rasûlullah: "Allah'ım, Halid'i senin yoluna koyduğu engeller nedeniyle cezalandırma, affet" diye dua etti.

    Daha sonra Osman (r.a) ve Amr (r.a) da kelime-i şahadet getirdi. Amr, o gün Rasûlullah'a duyduğu saygıdan başını kaldırıp O'na bakamadığını söylemiştir. Amr'ın Müslüman olmasına en çok sevinen kardeşi Hişam ve oğlu Abdullah'tı. Hişam ve Abdullah Hendek savaşından kısa süre önce Mekke'den Medine'ye kaçmışlardı. Abdullah samimi ve abid (ibadete düşkün) bir gençti. Sahabe arasında en bilge kişilerden olmayı başarmış ve Rasûlullah'ın sözlerini yazma iznini almış birisidir. Amr'ın Müslüman olmasına Hişam ve Abdullah'ın dualarının da etkisi olmuş olmalı diye düşünüyorum. Çünkü duanın önemi büyüktür.

    Cafer ve Ali'nin ağabeyi Akil ile Mutim'in oğlu Cübeyr'in Müslüman olması ise sevinçlere sevinç kattı.

    Kişilikli duruş ve tavırların düşmanı yumuşatmada, geriletmede hatta kazanmada en yetkili yol olduğunu Rasûlullah'ın umresi bize öğretmiş olmalıdır. Sağlığı zayıf Müslümanlından sağlıklı Müslüman, tembel müslümandan çalışkan Müslüman, bilgisiz müslümandan bilgili Müslüman, korkak müslümandan cesur Müslüman her zaman iyidir. İslam tebliğinde tıkanıklığın açılması ve aşılması mutlaka iyilik taraflarımızın çoğalmasıyla mümkün olacağı akıldan çıkarılmamalıdır. Son ve mükemmel bir dinin mensuplarının yeryüzündeki bugünkü konumu, hiç de layık olduğu yerde değil.

     

    Bu yazı toplam 1034 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim