Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    HEZİMETTEN ZAFERE

    27 Eylül 2017 Çarşamba 12:54

    Mekke fethedildikten sonra müşrik kampındaki ağırlık, Kureyş’ten Havazin ve Sakif kabilelerine geçti. Bu yüzden bu iki kabile İslam’la savaş hazırlığı içine girdi. Hatta bu hazırlığı Müslümanların ilk hedefi oldukları düşüncesiyle, Müslümanlar Medine’den hareket ettikten hemen sonra başlatmışlardı.

    Müslümanlar Mekke’yi fethettikten sonra askeri operasyonlara son vermeyip, çeşitli seriyyelerle etrafın kontrolünü elden bırakmamışlardı. Bu seriyyelerden bazıları Havazin ve Sakif topraklarında gerçekleştirilmişti.

    Mekke’nin düşmesi, Kureyş’in Rasûlullah’a biatı, O’na hâlâ düşman olan kabileleri dehşete düşürdü. Rasûlullah’ın yakında kendilerine karşı harekete geçeceğini tahmin ettiklerinden, bütün muhalif güçleri birleştirip saldırmayı düşündüler. Rasûlullah’ı ve Müslümanları zaferlerinin doruğunda yenilgiye uğratarak büyük bir başarıya imza atmak istiyorlardı.

    Havazinliler Taif’in kuzeyindeki Huneyn vadisinde yaklaşık, yirmi bin kişilik bir ordu topladılar. Orduyu genç olmasına rağmen gücü ve yöneticiliği ile ün salan Malik b. Avf Nasrî komuta ediyordu. Başkalarının karşı çıkmasına rağmen o kadınları, çocukları ve hayvanları da orduyla beraber bulunmasını emretti. Böylece askerlerin daha gayretle çarpışmalarını sağlamak istiyordu.

    Rasûlullah (s.a.v) durumu öğrenmek için haberciler saldı. Mekke fethedileli daha on beş gün olmuştu. Bu yeni fethedilen şehri, böylesine hazırlık içinde olan ve şirkin temsilcisi konumunda bulunan kuvvetle baş başa bırakıp Medine’ye dönmesi düşünülemezdi. Ayrıca onun mücadelesi şirkin ortadan kalkması olduğu için onlarla da hesaplaşması kaçınılmazdı.

    Hemen gerekli hazırlıklar yapılmaya başlandı. Öyle ki daha Müslüman olmamış Safvan b. Ümeyye orduya yüz zırh ve birçok silah verdi, kendisi de bir asker olarak orduya iştirak etti. Onunla birlikte yetmiş-seksen kadar daha Müslüman olmamış Mekkeli de orduya katıldı. İki bin kadar Müslüman olmuş Mekkelinin de katılmasıyla Müslümanların ordusu onikibini buldu.

    Bugüne kadar böylesine büyük ve silahlanmış bir orduya ilk kez sahip olan Müslümanlar, gurur ve sevinçle yürüyorlardı. Artık karşılarında hiçbir gücün duramayacağını sanıyorlardı. Düşmanın toplandığı yere doğru bu duygu ve düşüncelerle hareket edildi. Allah Rasûlü hareketten önce Mekke’ye yönetici olarak Kureyş’ten Attab b. Useyd’i ve Muaz b. Cebel’i de öğretici bıraktı.

    Huneyn vadisi, Mekke ile Taif şehirleri arasında Mekke’ye 20 km (Taif 90 km) mesafededir. Düşman burada pusuya yatarak bütün yolları, dağ geçitlerini ve mağaraları askerle doldurmuştu. Malik b. Avf, Rasûlullah’ın geldiğini öğrenince bütün hazırlıklarını tamamlayıp ordusuna aniden ve topyekûn saldırmaları talimatını verdi.

    Müslümanların ordusunda her şey yolunda gibi görünse de aksayan bazı şeylerin varlığı kendini belli ediyordu. Kureyş ile diğer Arap kabilelerinin hacet (arzu) sundukları bir ağaçları vardı. Adına “Zat-ı Envat” derlerdi. Her yıl onun etrafına toplanır, silahlarını onun dallarına asar, onun için kurban kesip bir gün de kenarında ibadetle meşgul olurlardı. İlk defa Rasûlullah’la sefere çıkan Kureyş birlikleri yolda büyük ve yemyeşil sedir ağacı gördüler. Rasûlullah’tan o ağacı kendileri için bir “Zat-ı Envat” tayin etmesini istediler. Buna çok sinirlenen Rasûlullah: “Allahu Ekber! Muhammed’in canını elinde bulundurana ant olsun, siz, Musa’nın kavminin Musa’ya söylediği sözleri söylediniz: ‘Ey Musa onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap” dediler. Musa “Doğrusu siz bilgisiz bir milletsiniz.” (A’raf 138) buyurarak onların isteklerinin cahiliyeye dönüş olacağını belirtmiştir.

    Bundan da anlaşılıyor ki İslam olmak sadece Müslüman oldum demekle bütünüyle gerçekleşemiyor. Müslümanlığın olgunlaşması, gelişmesi ve tam olabilmesi için İslam’ın öngördüğü duygu, düşünce, inanç, ahlak ve davranışların yer etmesi gerekiyor.

    Müslümanlar arasında unutulan bir şey daha vardı. Galibiyet sadece çoklukla elde edilmiyordu. Her işte olduğu gibi gerekli tedbirleri aldıktan sonra takdirin ve yardımın Allah’tan olduğuna kesin kanaat sahibi olmak gereklidir. Zaferi çokluğun değil, azim, kararlılık, cesaret ve inancın kazandığını bize gösteren olayların başında Huneyn savaşı gelmektedir.

    Bugüne kadar toplayabildikleri en büyük ve silahlı orduyla, artık karşılarında hiçbir gücün duramayacağına emin olan Müslümanlar akşam karanlığında Huneyn’e ulaştı. Mekke’nin ve Taif’in ekonomisine büyük katkılarda bulunan Zu’l-mecaz Panayırı bu vadinin eteklerinde kurulurdu. Burada mola verildi. Sabah erkenden tekrar yürüyüşe geçildi. Öncü birliğin başında Beni Süleym askerlerini komuta eden Halid b. Velid vardı. Onun arkasında yeni Müslüman olmuş Mekkeliler bulunuyordu. Kabilelerin her biri kendine özgü bayraklarla hareket ediyordu. Huneyn vadisinin en dar yerinden geçilmek üzereydi ki ok yağmuru ve tek vücut olmuş grupların ani saldırısıyla karşılaşıldı. Hava henüz aydınlanmadığından ve çevreyi iyi tanıyamayan Müslümanlar büyük bir bocalama geçirdiler. Ne yapacaklarını bilemediler, birbirlerine kılıç çekenler bile oldu. Ok yağmuru da gittikçe hızlanıyordu. Çareyi geriye dönmekte buldular. Bu dar vadide manevra kabiliyetinden yoksun bir şekilde geriye dönüş ve panik, geriden gelen herkesin bozulmasına sebep oldu. Bu firar baştanbaşa orduyu etkiledi. Onların boşalttığı yerlere düşman tek vücut halinde girmiş ilerliyordu. Bu sefer onlar gurur ve iftihar duygusuyla sarhoş bir halde kaçan Müslümanları kovalıyorlardı.

    Allah Rasûlü dışında hemen hemen herkesin yüzü geldikleri yere doğru dönmüş vaziyette idi. Rasûlullah’ın yanında O’nun cesaret ve kararlılığını gören,  amcası Abbas, amcasının oğlu Ebu Süfyan b. Haris, Ebu Bekir, Ömer, Ali, Usame b. Zeyd, Abdullah b. Mesud, Cafer b. Haris, Rabia b. Haris, Kasım b. Abbas, Fadl b. Abbas ve bu çarpışmada şehit olan Eymen b. Ümmü Eymen vardı.

    Ümitsizlerin ve henüz tam olarak kalplerine iman yer etmemiş olanların durumu değerlendiriş ve ifade ediş şekillerinden vaziyetin vahameti açıkça anlaşılmaktadır: “Sihir bozuldu.”

    Rasûlullah (s.a.v) tek başına başladığı risalet görevinde olduğu gibi, burada da tek başına kalmasına rağmen düşmana sırtını dönmeden direnmiş, Müslümanları direnişe çağırmıştır. Burada alınacak bir yenilginin nelere mal olacağını ondan daha iyi kavrayan yoktu. O’nun davasına olan inancı, Allah’ın yardımına olan güvenciyle kalbinde başlayan sekinet, Allah’ın izniyle diğer Müslümanların kalbine de inmeseydi, çok vahim sonuçların doğması muhakkaktı.

    O kalbindeki sekine ile etrafındakileri şöyle çağırıyordu. “Ey Allah’a ve Rasûlü’ne yardımcı olanlar! Geliniz ben Allah’ın kulu ve Rasûlü’yüm” Abbas da gür sesiyle Müslümanların kalplerinin imanla dolup taştığı olayları hatırlatan çağrılar yaptı: “Ey Akabe’de biat eden Ensar! Ey Şecere-i Rıdvan altında geri dönmemek üzere söz verenler.” Bu sesler Müslümanların kalplerinde yankı buldu. “Lebbeyk” diyen Rasûlullah’ın etrafında toplandı. Artık her çağrılan süratle bu merkezde toplanmaya başladı. Bazılarının “Bu mağlubiyetin denize kadar arkası alınmaz” dediği durum Rasûlullah’ın kalbinde oluşan cesaret ve sekinetin bütün Müslümanların kalbine Allah’ın izniyle yerleşmesiyle tersine çevrildi. Allah bu durumun arka planını bize şöyle haber vermektedir “Şüphesiz ki Allah, size birçok yerde ve Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani o gün çokluğunuz sizi böbürlendirmişti. Fakat size hiçbir fayda da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti. Nihayet bozularak, arkanıza dönüp kaçmıştınız. Sonra Allah, Rasûlü’nün ve mü’minlerin üzerine sekinetini (kalp huzuru ve güveni) indirdi, sizin görmediğiniz askerler indirdi ve kâfirleri azaba çarptırdı. İşte kâfirlerin cezası budur!” (Tevbe 25-26)

    Rasûlullah’la başlayan cesaret ve güven, toplanan diğer sahabeye de sirayet ederek çoğaldı, çoğaldı. O ana kadar muzaffer olan düşman ordusu, savaşa yeniden başlayanlara karşılık vermek için kaçanları kovalamaktan vazgeçti. Kaçan Müslümanlar, arkalarından gelenlerin olmadığını gördükleri anda ve çağrıyı duyduklarında savaşmak için geri döndüler. Üstün bir cesaretle savaşmaya başladılar ve savunmadan taarruza geçtiler.  Düşmanı görülmemiş bir hezimete uğrattılar. Düşmanın kaçışını yanlarına getirdikleri kadınları, çocukları ve malları durdurmadı.

    Huneyn savaşının buraya kadar ki kısmından çıkarılacak en önemli dersleri şöyle özetleyebiliriz: İnsanın en büyük sermayesi iman ve cesaretidir. Başarı isteniyorsa azim ve kararlılıktan vazgeçilmemelidir. Cesareti ve kararlılığını kaybeden topluma cesaret ve kararlılık sağlayacak bireylerin tek kişi dahi olsalar öne çıkmalarının önemi büyüktür. Cesaretin bulaşıcılığı iyi kullanılmalıdır. Toplum önderlerinin cesareti, şecaati ve kararlılıkları ise toplumu yok olmaktan kurtarıcı olabilmektedir.

    Zorluklara karşı sabreden ve Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara Allah’ın yardımı sınırsızdır. Böylece alt edilmesi zor sıkıntılar içinde olsalar dahi mü’minlere Allah’ın bahşetmeyi vaat ettiği sekinete ve kendine güven duygusuna sahip olacak ve başarıları bunun peşinden gelecektir. Böyle olursa hezimetten bile zafer elde edilecektir.

     

    Bu yazı toplam 875 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim