Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    Hz. Peygamber’in (as) Uzlaşma Tekliflerine Karşı Tavrı

    29 Ağustos 2016 Pazartesi 20:49

     

                Muhammed (a.s)’in risaletle görevlendirildiği zaman, dünyanın bütün dini ve sosyal sistemleri, küfür ve zulme dayanmaktaydı. Doğru yolu gösteren, Allah’ı bir tanıtan, hükmü O’ndan alan hiçbir sistem ve yönetim kalmamıştı. Böyle bir ortamda dünyanın ve insanlığın geleceğini değiştirecek, insanları insanlara ve sistemlere kul olmaktan kurtararak Allah’a kulluğu öğretecek bir rehberin gelmesi mukadderdi.

                Gönderilen rehber, kararan dünyanın yüzünü nasıl bir yöntemle aydınlığa ve insanları özgürlüğe ulaştırmıştır? Allah’ın Resulü nasıl bir yok göstermiş ve hangi metodu izleyerek insanlara iman ve salih amel yollarını göstermiştir ki insanlar Allah’tan başkasına kul olunmamasının ifadesi olarak söylenen “kelime-i tevhidi” nasıl anlatmış, nasıl kavratmış, nasıl yaşatmıştır? Kelime-i tevhit bir cümleden oluşan bir söz müdür? İçerdiği mana, ulaşılması gereken duygu ve yapılması gereken davranışlar nelerdir?

                Muhammed (a.s) Mekke’de tebliğe başladığında, her dinden her düşünceden insanlar da kendi din ve inançlarına insanları çağırabiliyorlardı. Nedense bunlar sert muhalefetle karşılaşmıyordu. Ne zaman hakiki tevhidin tebliğcisi ortaya çıktı; muhalefetle, hem de acımasız bir bir muhalefetle, karşı karşıya gelindi. Bunu anlamı, hakiki tevhidin muhaliflere ifade ettiği mananın kavranılmasıdır “Allah’tan başka ilah yoktur”, demenin ne anlama geldiğinin farkında olmalarıdır. İlah olarak bir Allah’ı tanımak demek, hevaya uymamak, hükmü ve yönetimi Allah’a nispet etmek, yalnız ona ibadet, yalnız ondan yardım dilemek, ondan gelen emir ve nehiylere teslim olmak demekti. Yani bu kelimeyle neyi reddettiklerini, neyi kabul ettiklerini müşrikler de müminler de biliyorlardı. O yüzden müşrikler ellerinden geldiği kadar muhalefet ediyor, müminler de bütün zorluklara rağmen mücadele edebiliyorlardı. Bugün ise kafirler bu kelimenin anlamının yine farkındalar, fakat bu kelimeye inandığını söyleten Müslümanların farkında oldukların emin değiliz. Çünkü kafirlerin bu kelimeye açtıkları savaşta nasıl kararlı oldukları gözlemlenebilir. Müslüman’ım diyenlerin küfre ve zulme karşı dayanma ve mücadeleden yoksun tavırları bizi böyle düşünmeye zorlamaktadır.

                Muhammed (a.s) ve ashabının tebliğdeki kararlı, sabırlı, mücadeleci ve tavizsiz tutumları, kaynaklarda uzun uzun anlatılmıştır. Kur’an da Peygamber (a.s)’in ve Müslümanların sabır gerektiren olaylar karşısında, nasıl davranacaklarını şöyle bildirmektedir:

                “O halde, peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret” (Ahkaf/35)

                “(Resulüm) sen şimdilik güzel bir sabır ile katlan” (Mearic/5)

                Muhammed (a.s) tebliğini açıktan yapmıştır. Fakat Müslümanları korumak için tedbirli de davranmıştır. Hareketin metodunu sabote etme girişimlerini reddetmiştir. Eski kurumlara meydan okumuş, asırlık gelenek ve göreneklere darbe vurmuş, eskimiş fikir ve felsefeleri parça parça etmiş, tevhidi gönüllere ve davranışlara sokmuştur.

                Allah’ın, Kur’an’da tevhit ve İslam düşmanlarına verdiği cevaplar açık ve nettir. Allah, ayetlerini inkar edenleri, alaya alanları, büyüklük taslayanları azapla uyarmıştır.

                İnsan, düşmanına karşı tedbir almayı belki akıl edebilir, fakat bizi yolumuzdan çevirmek için uzlaşma yolunu seçecek olanlara davranışımız nasıl olmalıdır, asıl problem burada yatmaktadır. “Öyleyse yalanlara itaat etme. Onlar, istediler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar” (Kalem, 8-9)

                Mekke dönemi başlarında inen bu iki ayet, inkârcıların Allah Resulü’ne yumuşak ve uzlaşmacı davranması durumunda kendilerinin yumuşak davranıp uzlaşabilecekleri teklifini haber vermektedir. Yumuşaklık olsun diye ilkelerden taviz verilmesine müsaade edilmediği görülmektedir. Yalanlayanlar, orta bir çözüm yolunu araştırıyor ve her iki tarafın da bir ölçüde kabullenebileceği bir ortam oluşturmaya gayret ediyorlar ki bu ayetle, onlara itaat sayılacak böyle bir ilkesizliği yasaklamaktadır.

                “Böylece biz, her peygambere, insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler, fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. Artık onları, uydurdukları şeylerle baş başa bırak” (En’am 112)

                “Biz böylece her peygambere suçlulardan bir düşman var ettik. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter” (Furkan 31)

                Mümtehine suresinde Müslümanların kafirlere karşı tutumlarının sınırlarını belirlemek amacıyla gelen ayetler dikkat çekicidir.

                “Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan menetmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever. Allah sizi ancak sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselerle dost olmaktan meneder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır. (Mümtehine 8-9)

                Yine müminlerin kafalarını karıştırmak, hedeflerinden uzaklaştırabilmek için yumuşakça yaklaşıp, dinleri birbirine karıştırıp uzlaşma arayışına girenlere Kur’an net bir cevap vermiştir.

                “De ki: ‘Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak dğeilsiniz. Sizin dininiz, size benim dinim banadır” (Kafirun 1-6)

                Bu surenin Kureyş müşriklerinin Muhammed (a.s)’a müracaat ederek tanrılara ibadet ve saygı konusunda karşılıklı değiştirme istemeleri üzerine indiği rivayet edilmiştir. Rivayete göre, Rasul onların tanrılarına ibadet edecek, onlar da Allah’a ibadet edecek, O’na hürmet ve saygı gösterdiklerini ilan edeceklerdi. Ayetlerde bu rivayetlerle uyuşmayan bir şey yoktur. Kalem suresindeki “Onlar istediler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar” ayeti böylece açıklığa kavuşmaktadır.

                Kur’an’ın üslubundan ve rivayetlerden anlaşılıyor ki Resülullah’a müracaat edenler anlaşmaya varmak için karşılıklı görüşmeye tartışmaya ve aralarını bulmaya gayret eden, bu işte zora ve şiddete taraftar olmayan, iyi tavırlı sayılabilecek kimseler olduğu anlaşılabilir. Ancak bu tavrın da ilkesizliğe sebep olması nedeniyle reddi açıkça görülmektedir.

                Hidayete ve doğru yola iletilmenin tek şartı Resule ve Allah’ın indirdiğine teslim olmaktan geçmektedir. Ona şartlar ve tavsiyeler ileri sürerek o yola girilip iyi sonuca ulaşılamaz. Onun gösterdiği yoldan saptıracak hiçbir tali yol da kabul edilmemelidir ki dalalete düşülmesin. Kendi sapkın yollarına girilmesi için uzlaşma hatta ücret ve çıkar teklif edenlerin teklifleri reddedilmedikçe hedefe ulaşılamaz. Bu yüzdendir ki Resuller ücret değil, doğru yolun yolcusu mü’minler istemişlerdir.

                “Biz seni ancak müjdeci ve uyarıcı olarak, gönderdik. ‘Buna karşılık sizden ücret değil, Rabb’ine doğru bir yol tutmak isteyen kimseler istiyorum’ de” (Furkan 56-57)

                Kureyş’in bazı liderleri Ebu Talib’e geldiler ya da kendileriyle Muhammed (a.s)’in arasını bulmasını istediler. Böylece Rasülullah’ın ilkelerinden taviz vermesi suretiyle kendilerinin ve inançlarının eleştirisi yapılmayacaktı. Ona yapılan teklifleri arasında, bol mal, liderlikten pay, güzel kadınlar vardı. Ebu Talib bu cazip teklifi Rasulullah’a söylediğinde, biraz da amcasının bu teklife aracı olmasının verdiği hüzünle şu cevabı vermiştir:  “Eğer onlar sağ elime güneşi, son elime de Ay’ı verseler yine de Rabbimin elçiliğinden asla vazgeçmem”. Bu tekliflerin reddinin hikmet, bu yolda yürürken tavizsiz olunacak noktaların bulunmasıdır. Uzlaşmayla kendi inancını inkarın, aynı şey olduğu ortaya konmaktadır.

                “Sen, sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir” (Kasas 56)

                Doğru yola girmek, o yolun cefasını çekmek ve sefasını da sürmekle olur. Geriden geriye dostluk, arkadaşlık ve akrabalıkla olmaz. Müslüman’a sevgi ve dostluk beslediğini belirtip ona destek olmayanlar ayetlerde yerilmiştir.

                “Dediler ki: ‘Biz seninle beraber doğru yola gelirsek yurdumuzdan atılırız’. Biz onlara, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerini toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz yeri (Mekke’yi) mekân vermedik mi? Fakat çokları bilmiyor” (Kasas 57)

                Bu ayetin Haris b. Osman b. Nevfel hakkında indiği rivayet edilmiştir. O Rasulullah’a “Biz senin söylediklerinin doğru olduğunu biliyoruz. Fakat biz sana uyacak olursak Araplar bizi Mekke’den çıkarır. Çünkü biz burada bir avuç insandan öte bir güce sahip değiliz” demiştir.

                Belki bu, Resulün nübüvvetten önceki sevdiği dostlarının sözleridir ki bunların İslam’ı seçmeleri için Resulullah’ın çabaladığının işaretidir. Resul’ün onlara yumuşak davranması, onların da O’nu tavize zorlaması söz konusu olmaktaydı. Çünkü, ancak ondan taviz almaları durumunda onun yanında yer alabileceklerinin işaretini veriyorlardı. Bu konuda Resulullah şöyle uyarılmaktadır.

                “Az da onlar, seni, sana vahyettiğimizden ayırarak, ondan başkasını bize iftira etmen için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, onlara bir parça meyledecektin. O takdirde sana hayatın da ölümün de kat kat (azab)ını tattırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın” (İsra 73-75) Ayetlerden anlaşılıyor ki, Resülullah’la ilişki kurup onu dost edinmek isteyenlerin, bazı arzularının bulunduğunu, bu tekliflerin kabul edilmesi durumunda, ortaya çıkacak sonuçların vahametini Resul’e ve müminlere bildirip bir yanlışın yapılmasını önlemektedir.

                Teklife, karşı bir teklifle gelindiği zaman, iki teklifin karşılaştırılması sonucu ortaya çıkan sonucu muhafazasının sağlanamayacağı açıktır. Bu karma bir şey olur ki bu da hedeften uzaklaştırır, işi yozlaştırır. İlahi teklife karşı beşeri bir teklifin yapılması abestir, teklifin kabul edilmesi ise ihanet ve dalalettir.

                “Onlara açık açık ayetlerimiz okunduğunda, bize kavuşmayı ummayanlar: ‘Bundan başka bir Kur’an getir ya da bunu değiştir’ dediler. De ki: ‘Onu kendi tarafımdan değiştirmek, benim için imkânsızdır. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım” (Yunus 15)

                Resul ve müminler vahyin doğrularını yumuşaklık, hoşgörünme gibi davranışlara aldanarak taviz ve uzlaşmaya kurban edemezler. Doğru yol açık ve bellidir. Doğru yola tabi olmak isteyenler o yola girerler. Bundan başka gösterilen yollar dalalettir, ihanettir azabın yoludur. Yoksa sabır, hicret, cihat ve şahadet ne ile açıklanabilir?

    Bu yazı toplam 1060 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim