Zehra Ali YILMAZ

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Zehra Ali YILMAZ

    Kendime Ait Bir Oda

    12 Mart 2019 Salı 15:38

    “Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
                                                                                  Biz hezârân mest-i mağrurun humârın görmüşüz
    ”     

                                                                                                          Nâbî

    Bugüne kadar kendime ait bir çalışma odam hiç olmadı. Oysa bana ait bir oda, bir dünya olmasını çok istiyordum. Bunu, evvela kendi nefsim için değil, ailem için istiyordum. Bir sanatçıyla hassaten bir yazarla hadi nefsim adına söyleyeyim okumaya âşık, yazıp çizmeye dîvâne bir insanla yaşamak kolay iş değildir zîrâ. Evde günlük yaşam düzeninden çok başka bir yaşam vardır. Çalışma saatleri, ruhî dalgalanmalar ve daha neler neler…

    Nasıl ki çok büyük fedâkârlıklar yapıyorsam; mutlaka eşim ve çocuklarım da kendilerince büyük fedâkârlıklar yapıyorlar; fakat onların muhtemel bir özveride bulunmalarını istemediğimden ihtiyacım olan her ne var ise hissettirmemek nâmına elimden gelen gayreti gösterdim. Gözleri kalmasın, gönül koymasınlar niyeti ile en meşakkatli yemekleri pişirdim. Evimi daima temiz ve düzenli tuttum. Hâne halkı uykuya dalmadan, kendilerinin dışında bir işle meşgul olmadım. Çocuklarımla oyunlar oynadım, onları parklarda, bahçelerde gezdirdim, tatile çıktık ailecek, şu kadife sesimle şarkılar, ninniler dahi söyledim. Demem o ki bir eşin ve bir annenin sorumlulukları, vazîfeleri her ne ise fazlası ile yaptım. Gönlüm, çok daha iyi bir eş ve anne, evlat ve kardeş, hala, yenge, gelin, öğretmen, arkadaş, vatandaş olmayı dilerdi. Ne var ki elimden gelen ne ise ancak onun en iyisini yapabilmek için çabaladım. Daha iyisi olabilmek için daima kendimden verdim. Ve daha iyisi olabilmek adına çalışacağım elbette.  

    Öte yandan, bekârken işler daha kolaydı. Kendime ait bir odam olmasa dahi evin büyük bir bölümü bana aitti. Rahat bir çalışma ortamı vardı. İlmî bir atmosferde arzu ettiğim şekilde hareket edebiliyordum. Evlenince insan sanırım bilhassa bu topraklarda farklı bir âleme geçiş yapıyor ve o âlem evvelkinden bir hayli değişik oluyor. Hâlbuki evlilik, insanları baskılayan olmaktan ziyâde büyüten, genişleten, öncekine nazaran daha büyük bir aile olmasına vesile olan muazzam bir tecrübe olmalıdır. Her neyse bu evlilik meselesi, bahsi diğer bir mesele.  

    Sanatkârın, kendine ait bir çalışma sahası olmalı. Bestekâr ise nota sehpası, müzik âletleri, ressam ise tuvali, boyaları, teknesi, heykeltıraş ise mermeri, kütüğü, kili, taşı, madeni, yazar ise defteri, kalemi, kitapları, yazı notları her daim gözünün önünde kendi düzenine göre ortalıkta olmalı. Elini attığı her an onlara dokunabilmeli, görebilmeli; dosyalamak, paketlemek zorunda kalmamalı. Günlük mesaisinden ve meşguliyetinden sıyırılarak sanatına odaklanabilmeli. Zihnini ve ruhunu meşgul eden her ne varsa bir anda onlardan uzaklaşabileceği bir çalışma mekânına sahip olmalı ki gücünü ve vaktini hebâ etmesin…    

    Bundan mütevellit, dost meclislerinde, sıklıkla dile getirmişimdir; yazılarımda çok defa işlediğim meselelerdendir genelde sanatkârların, özelde yazarların yaşadığı muhtemel sorunlar bahsi. Kim bilir belki konuşmalarımdan belki de tevâfuk birkaç gün önce arkadaşım, Virginia Woolf’un “ Kendine Ait Bir Oda” isimli kitabını ödünç verdi. Adı geçen kitaptan haberdardım; fakat kitabı hiç okuyamamıştım ve kitabın içeriği hakkında da bilgi sahibi değildim. “ Kendine Ait Bir Oda” isimli eseri okudukça yüzüme tatlı bir gülümseme yayıldı. Evvela ‘Çok şükür’ dedim. Bizim gibi düşünen, hisseden bir hanım yazar tam da bizim niyetlendiğimiz bir meselenin üstüne gitmiş ve kitap yazmış. Virginia Woolf, harika bir dil ve üslûp ile kaleme aldığı eserinde, bizim niyetimize ve gerçeğimize karşılık gelecek şekilde, ‘kadın yazar olmanın zorlukları’nı işlemiş. “Kendine Ait Bir Oda” isimli eseri bir başka yazımızda inceleyeceğiz, fırsattan istifade edip biz bu yazımızda kadın yazar olmanın zorluklarını paylaşmaya çalışacağız.

    Evet, kadın olmak zor, kadın sanatçı olmak daha zor, kadın yazar olmak ise hepsinden zordur. Yazarlığın hususiyetlerini bir başka yazımızda paylaşma hakkımızı saklı tutarak, yazı yazmanın gerek disiplin gerekse teknik olmak üzere iki mühim damarı olduğunu, her iki damarı beslemek için özel ve içtimâî hayatımızın mühim önem arz ettiğini söylemekle iktifâ edeceğiz.

    Örneğin, gözünüzün nuruna sağlık, şu an okumakta olduğunuz yazımızı ‘Yazmak Benim Neyim Olur?’ başlıklı yazıyı paylaştığımız gün, yazmaya başlamıştık. Üstünden üç haftaya yakın zaman geçmiş. Niçin? Tembel olduğumuzdan mı? Hayır, imkânsızlıktan efendim. Çalışan kadın olmak, diğer tüm rollerimizden – evlat, eş, anne, kardeş, yenge, hala, teyze, abla…- enerjimizi aldığı gibi kalemimize harcamamız gereken gücümüzü ve emeğimizi de almakta. Ve biz her geçen gün biraz daha azalmakta, öğütülmekteyiz.    

    Bir başka mesele, kimi ufku dar, medenî hayata ayak uydurmakta güçlük çeken, yazılı kültürün ve şehirliliğin idrâkine erememişler.

    İhyâ ve inşâ edici dil ve üslûp sahip olması lâzım gelen, ‘eleştiri’ yi saldırı aracı olarak görüp bayağı bir tatmin nâmına kullanmaktan geri durmayan kaba bir zihniyetten söz ediyoruz. Söz konusu kaba zihniyet sosyal hayatta fıtratının üstünde bir gayretle var olma mücadelesi veren kadınlara yönelik olunca şiddetli bir yıkımın müsebbibi olmaktadır.

    Cemil Meriç’in de ifâde ettiği üzere ‘Tenkitçinin görevi iyi kitabı kötü kitaptan ayırmaktır.’ (Mağaradakiler, sf. 243) Ve bu görevi îfâ ederken şahsî duygularını değerlendirmelerinden uzak tutmasını bilmelidir.

    Nitelikli bir münekkit, teknik konularda görüş beyân eder. Teknik hususta doğrusu her ne ise ancak latif ve zarif bir dille anlatır. Şahsî fikir ve hislerini de yine uygun bir lisanla dile getirir. Dünyada yoktur ki dile gelmemiş his, fikir, kelime, cümle, tâlim olmasın. Hiçbir tâlim ve lîsân şahısların tekelinde değildir.

    Peki, sadece şahsî menfaat peşinde olan bu türden garip insanlar, azimli insanları yıldırabilir mi? Elbette hayır. Nâbî’nin de ifâde buyurduğu gibi “Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde / Biz hezârân mest-i mağrurun humârın görmüşüz”   Her kim olursa olsun, genç yaşlı, kadın erkek niyeti taş üstüne taş koymak, güzellikleri çoğaltmak olan bir kalemin mürekkebi, uçsuz bucaksız gönül deryasıdır vesselâm…

     

    Bu yazı toplam 2056 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim