Zehra Ali YILMAZ

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Zehra Ali YILMAZ

    Kültür Sanat Faaliyetlerinin Yokluğu Hissediliyor mu? (ı)

    16 Kasım 2020 Pazartesi 13:02

    Ezber yargılardan biridir “İnsan sosyal bir varlıktır.” yargısı. Hatta sıradan bir yargının da ötesinde “İnsan nedir?” sorusunun tanımları arasındadır. Demek ki “İnsan sosyal bir varlıktır.” yargısı insanı, her yerinden olmasa dahi bir yerinden yakalıyor ve içine çekiyor. İçine çektiği yer meydanlar. Köy meydanı, kasaba meydanı, şehir meydanı.

    Neden meydanlar? Çünkü insanlar kalabalıklarda sosyalliğini yaşayabiliyor. Sosyalliğin gereği kalabalıklarda vücut buluyor da ondan. Sosyalleşmek demek, biricik insanın toplum içine karıştığında, toplumun diğer fertleri ile kurduğu iletişim demek. Diyeceksiniz ki tarlada da sosyalleşir? Elbette insan içine karıştığımız her yerde sosyalleşme vardır var olmasına fakat selamlaşmanın veya en sınırlı düzeyde temel bilgi alış verişinin ötesine geçemez. Yeri gelmişken aynı zamanda bir çiftçi çocuğu olarak “Tarla mı kaldı?” diyeceğim de dediğim gibi zaten tarlada sosyalleşme imkânı doğmaz; zîrâ orası çalışma yeridir. İnsan, fabrikada, devlet dairesinde vesaire sosyalleşemez mi? Elbette oralarda da sosyalleşme imkânı olsa dahi yeterli düzeyde olmaz. Hâsılı sosyalleşmek, cemiyet hayatına karışmak demektir. Cemiyet hayatına karışmak demek, pazardan iki kilo mandalina almak, bakkaldan bir litre yağ almak, sabah iş yerine gidip akşam evine dönmek demek değil elbette. Sosyalleşmek örneğin, yoldan geçmekte olan aracı gördüğü hâlde yola atlamamak, karşıdan karşıya geçmek isteyen yaya için aracını durdurup yol verebilmektir. Yiyeceği mandalinanın kabuğunu yola atmamak, yağı lavaboya dökmemektir.

    Sosyalleşmek, toplum içerisindeki yaşantımızı düzenleyen bir dizi bilgi, görgü ve tecrübeyi yaşantımıza aktarabilme becerisini kazanma zemini demektir.  Sosyalleşmek her ne kadar bir sonuç gibi görünse de sonuca giden yol da bizzat sonucun uygulamadaki müspet hâlleri ile örülmektedir. Uzun lafın kısası, sosyalleşmek yani cemiyet hayatı, biricik insanın toplum içeresinde diğer insanlarla en iyi dil ve üslupta iletişim kurabilme becerisi ile bir hafıza kazanmasıdır. Bu becerilerin bilgi ve tâlimi de aile ocağında, okullarda ve günümüzde sosyal faaliyetler adı ile anılan konferans, bilgi şöleni, kitap fuarları, sanat festivalleri, sergilerle sağlanır.

    Türkiye’de sınırlı, Dünya’nın bize göre batı yakasında kalan tarafında ise hatırı sayılır düzeyde tertip edilen bu sosyal faaliyetler, günümüzde salgın hastalığın yayılma riski sebebi ile gerçekleştirilemiyor. Düzenlenen faaliyetler varsa da program süresi kısa yahut doğrudan sanal ortamda kendine yer açıyor.

    Hâsılı sosyal ve kültürel faaliyetlerden bir mahrumiyet söz konusu. Peki, mahrumiyet yaşayan kim? Edebiyat festivallerini, kitap fuarlarını, bilgi şölenlerini, sergileri dört gözle bekleyen, program gününü iple çeken, talep eden mahrumiyet yaşıyor. Yani sayısı hayli sınırlı bir kitle. Muhtemeldir ki kendi gayreti ile bilgiye ulaşan, nitelikli sanat eserini bir bakışta seçebilen, kültürel kazanımlarını hafızasında önceki bilgileri ile harmanlayıp geleceğe aktarma melekesine, hassasiyetine sahip derdi olan insanlar. Umulur ki zengin ve zarif bir dile, estetik zevke ve yüzlerce yıllık birikimle kazanılmış kültürel zenginliğe sahip bu insanlar, bahsi geçen faaliyetlerle kendilerini diri tutmakta, zaten sınırlı sayıda tâliplisi olan programlarda eş dost yüzü görmekte, kendi dar çevresinde adacık hissi uyandıran bir dünyayı yaşamakta.

    Fil’l hakîka cemiyet hayatında nitelikli, süzme, zarif, seçkin bir yaşamın oluşmasını sağlayan bu faaliyetlerle şehirleşmenin, medeniyetin, hafızanın inşâsına da aracı olunmaktadır. Hâl böyle olunca arz edeni ile tâliplisi arasında hazır bulunurluk zemininden de destek alarak bu faaliyetlerde tâbir-i câiz ise körler sağırlar birbirini ağırlar nev’inden bir döngü oluşmaktadır. 

    Şehirli yaşamın gündelik hayatında rastlanabilecek bu faaliyetlerden şehrin diğer sakinlerinin ilgisi, merakı dahası haberi var mıdır? Çoğunluğu teşkil eden diğer insanlara ne oldu?

    Ne olacak onlar doğal olarak günlük yaşam meşguliyetinde. Varlığından şüphe etmediğimiz bu büyük çoğunluğun, zorunlu gündelik yaşamları gereği söz konusu kültür ve sanat faaliyetleri ile irtibatları ya çok zayıf ya da hiç yok. Peki, kültür sanat faaliyetleri ile irtibatın zayıflığı bir eksiklik midir?

     Bir disiplinin, bir nesnenin, bir varlığın vesaire yokluğunda bizde neyin eksik olacağını, neyden mahrum kalacağımızı bilmemiz için evvela bahsi geçen disiplinlerin varlığı ile ne kazanacağımızı bilmemiz gerekir. Bilelim ki ihtiyaç hissedelim. İhtiyaç hissedelim ki talep edelim. Birbirinden güzel kitaplardan haberdar olmak, yazarları ile tanışmak ve ilk ağızdan kitabın ve kitabın içindekilerin hikâyesini dinlemek, ışık oyunlarıyla saat farklarında eşyanın değişen çehresini seyretmek, ilmî bir sohbette kâinata dair sırlara kapı aralamak bilgi, görgü ve kültürümüzü zenginleştirir, bakış açımızı çeşitlendirir ufkumuzu genişletir ve estetik zevk ve şuur kazandırır. Eh, kim istemez böylesi estetik zevk ve şuur sahibi olmayı?  

    Sözün özü, kültür ve sanat faaliyetleri ile arzu edilen o yüksek gâyeler senebesene dar bir çevrede dönmüş durmuş, nitelikli eserler, etkinlikler, faaliyetler vesaire birinci kalite kâğıt baskılarla raflardaki yerini almış. Bu bilgi ve emek israfı nasıl önlenmeli? Elbette amacına, hakiki mânâda hizmet ederek, yani çoğunluğa hitap ederek - çok kıymetli olmakla beraber, bir avuç insanla kitap fuarları, festivaller, bilgi şölenleri yapıp Dünya tarihinde insanlık adına büyük bir adım atılmış zannına kapılmadan - devamlılığı olan, nesiller boyu aktarılabilen bir kültür ve sanat yaşamı inşâ edilmelidir.

    Zehra Âli YILMAZ

    Bu yazı toplam 1094 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim