Zehra Ali YILMAZ

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Zehra Ali YILMAZ

    Kültür ve Sanat Dünyamızda ‘Öteki’nin Doğuşu

    23 Kasım 2020 Pazartesi 14:30

    Kültür ve Sanat Faaliyetlerinin Eksikliği Hissediliyor mu? (II)

    Kültür ve sanat meseleleri hassas meselelerdir. Diyeceksiniz ki ‘Memlekette hassas olmayan mesele mi var?’doğrudur doğru olmaya fakat hassasiyet dereceleri farklıdır.

    Hassasiyeti, ehemmiyetinden mütevellittir. Şöyle ki kültür ve sanat dairesinde her ne varsa lokomotiftir. Lider olmasa da önde gidendir. Temsil gücüne sahip olmasa da örnek olması gerekendir. Bir tür yol açıcı, aydınlatıcı konumdadır. Neyin lokomotifi? Toplumun lokomotifi elbette. Aile, eğitim, ekonomi vesaire, insana dair aklınıza her ne gelirse. Tüm disiplinlere örnek olacak kimliktir.

    Bu sebepten, bir toplumda kültürün zenginleşmesi, sanatın güçlenmesi o toplumun dünya tarihine adını ölümsüz harflerle yazdıracağı anlamına gelir. 

    Ne var ki “kültür ve sanat yaşantımızın” arzu edilen düzeyde olmadığından yakınanları çokça işitmişsinizdir. Kitap, dergi ve gazete okuma oranlarının düşüklüğünden, düzenlenen sergi sayılarının yetersizliğinden, festivallerdeki katılımcıların azlığından yakınırlar her fırsatta. Haklılar mı? Eh, sayısal veriler haklı olduklarını gösteriyor. Şunu hemen belirteyim ki zayıf olan kültürümüz ve sanatımız değil, kültürümüzün ve sanatımızın yaşatılma ve aktarılma şeklidir. Değilse binlerce yıllık kadim bir kültürün ve sanatın zayıflığından söz etmek ancak akıl tutulması ile olur.  

    Peki, geçmişte böyle bir meselemiz var mıydı bizim? Yoktu. Vaktiyle at sırtında, deve kervanlarında ovadan yaylaya, yayladan ovaya konargöçer, gül gibi geçinirdik. Dilimiz, dilimizde ana sütümüz gibi arı duru burcu burcuydu. Ruha şifa ninnilerle uykuya dalar, aklın sınırlarını zorlasa da ahlâkın sırlarına muvaffak olmamıza vesile masallarla hayatı keşfeder, büyüklerimizin, imbikten damlayan iksir misali hikmetli sözleriyle yolumuzu aydınlatırdık. Dilin en zarif örgüsü şiirlerle insanın görünen görünmeyen hâllerine vâkıf olur, türkülerle gönüllere girer, kilimlerde hikâyeler okurduk.

    Zamanla tarihî şartlar gereği yürüdük. Yürüdükçe büyüdük. Çok geniş bir coğrafyaya yayıldık ve yerleştik. Bu yerleşiklikten iki temel yaşam sahası ortaya çıktı. Şehirler ve köyler. Köyden şehre göçte öğütülenler bir başka yazımızın kalem hakkı olarak kalsın biz bugün Göktürklerden Uygurlara, Karahanlılardan Beyliklere, Selçukludan Osmanlıya, Balkanlara, Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyetine, Türkistan’a çok geniş bir coğrafyada tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan bir toplumdan sanayi toplumuna geçişte asıl büyük kırılmayı yakın zamanda ve coğrafya olarak bu topraklarda, Anadolu coğrafyasında yaşadığımız bilgisi ile iktifa edelim.

     Toprakla irtibatımız zayıfladıkça doğal mecrasında akıp giden ve nesiller boyu aktarılan kültür hafızamız zayıfladı, gündelik özgün yaşam şeklinin yerini ezberci, hazır kalıp yaşamlar aldı. Elbette bunlar öyle birden bire olmasa da belli zaman aralıklarına isabet eden yüksek eşiklerin, keskin dönemeçlerin akabinde yaşandı. Günümüzde, Yazıtlardan, Lügâtlerden, Divanlardan, Mesnevilerden, Halk Hikâyelerinden, ozanlardan, âşıklardan, yazarlardan, şairlerden, usta nakkaşlardan hattatlardan, taşı dantel gibi işleyen seçkin mimarlardan istifade edemiyorsak bahsi geçen dönemeçlerde uçuruma savuruluşumuzdandır. Biz savrulurken beş defa alfabe değiştirmişiz, böylece tüm birikimimizle irtibatımızı istemeden de olsa kesmişiz. Bu arada Anadolu coğrafyasına baktığımızda yaklaşık son iki yüzyılı kapsayan zaman diliminde beğenilerimizi de ani bir kararla güncellemişiz. Kime göre güncelleme? Küçük bir zümrenin beğenisine göre güncelleme. Peki, fena mı olmuş? Orası derin mevzu. Fakat farklı kültürlerle temas etmek, onları tanımak içinde yaşadığımız dünyanın hiç değilse bir bölümünü tanımaktır.

    Ne var ki bu tanışıklıkla Batı kültür ve sanat dünyasını elekten geçirmeden alıp, içinde doğup büyüdüğü kültür ve sanat dünyasına yabancılaşan, yabancılaşanların gölgesinde ve izinde şehirli yaşama tutunmaya ve birilerinin ayak izinde sanat yapmaya çalışan birbirine ‘öteki’ ler, bahsi geçen Batı dünyasına ezberci bir kabullenişle sırtını dönenler olmak üzere üç farklı kültür ve sanat anlayışı zemini doğmuştur.

    Gelelim asıl meseleye, kendi fikir ve his dünyasını inşâ edenler, özünden beslenip özgün eserler vücuda getirenler uzun ömürlü olurken geçmişi ile bağları bir şekilde kopan fakat gündelik ve çağdaş yaşama tutunabilmek için kadim kültüründen kendi istek ve irâdesi ile uzaklaşarak yeni bir sanat yolunun patikalarında yürümeye çalışan bir zümrenin varlığı aşikârdır.

    Mevlânâ’nın pergel metaforunda olduğu gibi bir ayağımız sabit olmadıkça savrulmak işten dahi değildir. Çözüm, kültür ve sanat faaliyetlerini amacına hizmet edecek şekilde icrâ ederek kültür ve sanat dünyamızda tarihle bugün arasındaki uçurumu tüm halk genelinde kapatmaktan geçmektedir.

    Bu yazı toplam 919 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim