Durdu GÜNEŞ / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Durdu GÜNEŞ / Yazar

    Makam Odasındaki Çiçeklerle Sohbet

    30 Ocak 2017 Pazartesi 10:10

    Bir arkadaşım, bitkileri konuşturmam üzerine “ah bir de şu makam odasındaki çiçekleri konuştursan, ne iyi olurdu. Makamda çiçekler ne kadar baksak da çabuk kuruyor” demişti.

    Bu gün hayali olarak mesai dağıldıktan sonra gölge bir adam gibi üst düzey bir yöneticinin odasına girdim. Orada mahzunca duran çiçeklerle sohbet ettim.

    Odaya girdiğimde, önce çiçeklerde bir durgunluk, arkasından sanki gülümsüyormuş gibi bir tavır hissettim. Ben de gülümsedim. Hemen sordum, “Bu gülümsemenizin anlamı nedir?” Bir çiçek, “Sohbet etmeye geldiğini hissettik. Sohbet muhabbetle olur. Muhabbet yürekte iyilik, yüzde gülümseme oluşturur.”

    Gülümsemelerimiz birbirini besledi. Sanki parlak, temiz karşılıklı iki aynaydık. Tebessümle aramızdaki ışık çoğalıyordu.

    Bir an düşünüp “yerinizden memnun musunuz?” diye sordum. Bir çiçek, bu sefer biraz alaycı gülümsedi, “Siz insanlar ‘Bülbülü altın kafese koymuşlar, ah vatanım demiş’ diye bir söz söylersiniz. Yani her canlının kendi doğal ortamında mutlu olacağını kabul edersiniz. Sonra bizi doğanın temiz havasından, rüzgârından, güneşinden mahrum bırakıp sırf mülkiyet hırsınız için alıp duvarların arasına hapsedersiniz. Nasıl mutlu olabiliriz ki! Siz bir ney’i anlatırken kamışlıktan kopup geldiği için gurbet acısıyla, sıla hasretiyle hüzünlü nağmeler çıkardığını söylersiniz. Ama biz çiçeklere gelince hiç öyle bir şey düşünmezsiniz. “Çiçek dalında güzeldir” dersiniz. Ama dünyanın bir seyrangâh olduğunu bilmez, mutlaka bir mülkiyet tesis etmeye çalışırsınız. Güzelliğin; duyumsanarak, özümsenerek değil ona sahip olarak algılanacağını düşünürsünüz. Bu soru biraz tebessümümüzü gölgeledi ama madem sohbet edeceğiz, rol yapmaya gerek yok. Sohbet samimiyetle olur çünkü.”

    Sorduğum soru bir derdi ortaya çıkarıyordu. Bizim hep insan cephesinden bakıp doğadaki her şeyin sahibi gibi düşündüğümüzü fark ettim. Oysa biz de doğanın sahibi değil misafiriydik. Doğadaki her şeyle uyum ve sevgi içinde olmamız daha insanca yaklaşım olurdu.

    İlk sorudan sonra temkinli yaklaşarak, “Peki, sizi burada mutsuz eden sadece hava, rüzgâr, güneşten mahrum kalmanız mı?” dedim. Bir çiçek tekrar karşılık verdi. “Ah keşke öyle olsaydı, gam yemezdik. Siz değil misiniz, bir suya bile söylenen sevgi sözcükleriyle nefret sözcüklerinin onun molekül yapısını nasıl biçimsiz hale getirdiğini söyleyen. Pozitif enerjinin, negatif enerjinin insanlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu? Burada hep negatif enerji olur. Odanın içinde gülüşler sahte, sözler yapmacık. Bazen kötü düşünce ve sözler havayı zehirli bir bulut gibi sarar. Kendimizi camdan aşağı atıp intihar etmek isteriz. Allah bize hissetmeyi vermiş ama hareket yeteneği vermemiş. Pencereden atlayıp intihar edemiyoruz. Bu kez tepki olarak, kendi kendimizi yiyip kuruyoruz. Bu ortamda gördüklerimizden midemiz bulanır. Biz çiçekliğimizden utanırız da, insan insanlığından utanmaz.”

    Bir an için merak ettim. Bu çiçekler, neler yaşar, neler görürler? “Sizin midenizi bulandıran ne olabilir ki?” dedim. Bir çiçek “daha ne olsun” der gibi gülümsedi, sonra devam etti. “Örneğin burada telefon görüşmelerine şahit oluruz. Arayan telefonlara, eğer gelen telefon, makam sahibinin bürokratik ikbali için risk taşımıyorsa “yok de, toplantıda de” diye sekretere tembih edilir. Çığlık çığlığa ‘yalan!’ diye bağırmak isteriz. Ama Allah bize lisan vermemiş, içimize atarız. Bakandan, milletvekilinden telefonlar gelir. Sesi duyarız, galiz ifadeler, argo, hatta küfürler olur. Makam sahibi kıpkırmızı olur, karşılık veremez. ‘Evet, efendim’ ‘tabi efendim’ der. Makam sahibine ‘onurlu ol, kişilikli ol, erdemli ol, koltuğa yapışıp sinekleşme’  diye haykırmak isteriz ama sesimiz çıkmaz. Bu insanlar sonra sağlıklarından olur ve ölürler. Başkaları onların makamlarına imrenirken, biz bunlara acırız. Sürekli trajedi seyretmek kimin hoşuna gider ki!”

    Bu çiçeklerde sürekli negatif enerji ala ala negatif olmaya başlamışlar diye düşündüm. “Bu anlattıkların fazla karamsar olmadı mı?” dedim. Çiçek açıklama yaptı. “Bakın, bir zamanlar İran’da bir âlimi cezalandırmak için hücreye kapatıp yanına da iki cahil koyarlarmış. Âlim yalnız kaldığında yine de düşünceleriyle, hayalleriyle mutlu olabilir. Ama bu cahiller onun sürekli odaklaşmasını bozar ve mutsuz ederler, diye düşünmüşler. Acem işkencesi deniyor buna. Bizim çektiğimiz de makam işkencesidir. Her türlü kötü sözün, yalanın, düzenin olduğu bir odaya kapatılmak ne demektir? Gözümüzü kapatamıyoruz. Hislerimizi iptal edemiyoruz. Ne makam işkencesi çekiyoruz, aklınız şaşar.”

    Gayr-i ihtiyari “peki elinizde olsa önce ne istersiniz?” diye sordum. “Önce özgürlük; sonra insanlar, insan oluncaya kadar onlardan uzak kalmak” dedi.

    Durdum, düşündüm, çiçeğe karşı saygıyla eğildim bir veda selamıyla ayrıldım. Zihnimde özgürlük, erdem, mutluluk dans ediyordu.

     

    Bu yazı toplam 918 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim