Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    MEKKE'YE GİDEN YOLLAR

    29 Temmuz 2017 Cumartesi 13:09

     

    Mekkeli müşriklerin İslam'ı kabul etmemekte gösterdikleri direncin birçok sebebe bağlı olduğu izah edilebilir. Ancak bunların en önemlisi -bugünün insanının da müptelâ olduğu ve hayatını belirlediği inançların- mevcut sosyal düzenin değişmesine gösterilen tepkidir.

    "Hz. Muhammed'in (s.a.v.) çağrısını ilk defa işittikleri zaman çoğu Mekkelinin bu çağrıyı katı kalplilikle geri çevirmesinin sebebini anlamak güç değil. Manevi kaygılardan yoksundurlar ve yalnız pratik amaçlar önemliydi onlar için; çünkü onlar, hayatın, ancak maddi ve harici refahı artıran vasıtaların bolluğu sayesinde zenginleşebileceğine inanıyorlardı. Bu insanlar için moral bir amaca bağlanmak, böyle bir amaca tavizsiz bir biçimde kendini teslim etmek düşüncesi -çünkü İslam, sözcük anlamı olarak 'kendini Allah'a teslim etmek' demekti- hiç de katlanılabilir gibi görünmüyordu. Ayrıca Hz. Muhammed'in (s.a.v.) öğretisi kurulu düzeni ve Mekkelilerin o kadar değer verdikleri kabilevi ananeyi tehdit ediyordu. Hz. Muhammed (s.a.v.) insanları tevhit inancına çağırıp, putlara tapmanın bağışlanmaz bir günah olduğunu duyurmaya başladığı zaman, Mekkeliler onun bildirisinde sadece geleneksel inançlara karşı girişilmiş çetin bir saldırı değil, mevcut toplumsal düzeni yerle bir edebilecek bir devrim soluğu da buldular. Onların gözünde ekonomik adalet, toplumsal eşitlik gibi konular dinin ilgi alanı dışında değerlendirilmesi gereken salt 'dünyevi' meselelerdi ve İslam'ın bu meseleler çevresindeki devrimci tavrı hiç de katlanılır gibi değildi. İslam'ın getirdiği yeni ve ıslah edici değerler, onların yerleşik ticari teamülleriyle ve kabilevi hiyerarşinin katı kurallarıyla varlıklı sınıfın hayatına egemen ahlaki başıboşlukla bağdaşmıyordu. Onların gözünde din daha çok kişisel bir meseleydi ve toplumu ilgilendirmeyen bir yapıydı.

    Şüphesiz böyle bir anlayış Peygamberin dinden söz ederken kastettiği şeyin tam tersi oluyordu. Çünkü ona göre bütün uygulamaları ve kurumlarıyla birlikte topyekûn toplumsal hayat ancak din kavramı çevresinde anlamlı yapılara ulaştırılabilirdi ve ona biri kalkıp da dinin kişisel bir vicdan meselesi olduğunu ve dolayısıyla toplumsal davranış örgüsüyle ilgisi bulunmadığını söyleseydi, muhakkak ki, buna çok şaşırırdı. Mekkeli müşrikleri hoşnutsuz kılan, çileden çıkaran şey de mesajın bu yanıydı zaten. Toplumsal problemlere karşı kayıtsız kalsaydı, müşriklerin tepkisi o kadar şiddetli olmazdı herhalde. Şüphesiz kendi dinsel görüşleriyle çatıştığı noktalarda İslam'a karşı yine olumsuz bir tavır içinde olurlardı ama bu karşı tavır, muhtemelen tebligatın ilk döneminde gösterilen bir homurtudan ileri geçmezdi. Nitekim Mekkeli müşrikler İslam'dan kısa bir süre önce bölgede görülen mevzii Hıristiyan propagandasına karşı önce biraz homurdanmışlar, sonra peşini bırakmışlardı. Eğer Hz. Muhammed (s.a.v.) de Hıristiyan rahiplerin izinden giderek insanları sadece Allah'a inanmaya, ebedi kurtuluş için ona dua etmeye çağırsaydı şimşekleri o kadar üzerine çekmezdi. Ama o hiçbir zaman Allah'ın hakkını Allah'a, Kayzeri’n hakkını Kayzere bırakan Hıristiyani ikiyüzlülüğe tevessül edip, mesajını sadece iman, züht ve kişisel ahlakla sınırlandırmadı. Hem bunu nasıl yapardı? Allah ona "Ey Rabbimiz bize bu dünyada da iyilik ver, onun devamı olan öte dünyada da" diye dua etmesini buyurmuyor muydu?

    Bu Kur'ani cümlede 'bu dünyadaki iyilik', 'öte dünyadaki iyilikten önce zikredilmiştir. Bunun birinci sebebi, bu dünyada yaşanan hayatın ahiret hayatına takaddüm etmesi onun tohumunu içinde taşıması. İkinci sebebi de insanın, ruhun çağrısına kulak verip de 'ahiret iyiliği'ni aramadan önce fiziksel ve dünyevi ihtiyaçlarının doyumunu arayacak bir yapıda yaratılmış olmasıdır. Hz. Muhammed'in çağrısı fiziksel ihtiyaçları göz ardı eden, dünyevi hayatı bir kenara iten salt mistik bir çağrı değildi. Ruhun ve bedenin aynı gerçekliğin, bir bütün olarak insan hayatının değişik, fakat birbirinden ayrılmaz yanları olduğunu vaz eden bir çağrıydı onunkisi. Böyle olduğu için de o, sadece bireylerdeki ahlaki tutumun ıslahı ve olgunlaştırılmasıyla yetinemezdi. Bu ahlaki olgunluğun, aynı olgunlukta belli bir toplumsal düzene ulaştıracak yönde biçimlenmesini amaçlıyordu o. Öyle bir toplumsal düzen ki, içinde cemaatin her üyesi için fiziksel ve maddi planda adil ve giderek yeterli yaşama koşulları sağlanmış ve böylece manevi yükselmenin önündeki engeller aşılmış olsun.

    Hz. Muhammed (s.a.v) eylem ve aksiyonun imanın ayrılmaz bir parçası olduğunu söyleyerek başladı tebligatına; çünkü Allah, kulunun sadece imanıyla değil, amelleriyle, özellikle başka insanlarla ilişkileri çevresinde ortaya koyduğu amelleriyle de ilgileniyordu. Allah'ın kendisine bahşettiği ateşli, etkileyici bir dil ve zihin gücüyle, öncelikle güçlünün zayıf üzerindeki zulüm ve baskısına kadın ve erkeğin eşit olduğu, tüm görev ve yaptırımlardan her iki cinsin de sorumlu olduğu şeklinde o güne kadar işitilmemiş bir tezle çıkıyordu insanların karşısına. Kadının sadece bir anne, bir kardeş ya da bir eş olarak değil, aynı zamanda mülkiyet hakkına sahip, kendi adına iş ve ticaret yapabilen, kendi eşini seçebilen bir toplum üyesi olarak da tam bir şahsiyet sahibi olduğunu ileri sürüyordu. Ve her şeyden önemlisi o; insanın insan tarafından sömürülmesine, faize, tekelciliğe, servetin belli ellerde birikmesine ve bugün adına "spekülasyon" denen ve başka insanların potansiyel ihtiyaçları üzerinde kumar oynama esasına dayanan borsa oyunlarına, ihtikâra karşı savaş açıyor, adalet duygusunun ve insan sevgisinin kabile ve kavmiyet önyargılarına kurban edilmesine amansızca karşı çıkıyordu.

    Kabileci, kavmiyetçi duygu ve düşüncelerin hiçbir ahlaki değeri yoktu onun gözünde. Onun gözünde cemaat gruplaşmasının tek meşru ve muteber motifi ırk ve renk gibi rastlantıya dayanan ortak özelliklere değil halkın ortak bir dünya görüşü ve ortak ahlaki değerler çevresinde gerçekleştirdiği serbest ve bilinçli bütünleşmeydi.

    Peygamber (s.a.v.) gerçekte, o güne kadar değişmez gözüyle bakılan hemen hemen bütün toplumsal kavram ve kurumların topyekûn yeniden gözden geçirilmesinde, yeniden yapılandırılmasında ısrar ediyor ve dolayısıyla bugünkü zihniyetlerin 'dinin politikaya sokulması' şeklinde yorumlamayacakları köklü bir devrimi, yerleşik düzeni altüst eden devrim çapında bir yeniliği gerçekleştiriyordu.

    Bütün çağlarda ve bütün toplumlarda müstekbir sınıflar katında görüldüğü gibi, Mekkeli müşrik yöneticiler de içinde yetiştikleri toplumsal adet ve geleneklerin bağlanılacak en mükemmel toplumsal düzenekler olduğuna inanıyorlardı. Bunun için de, doğal olarak, tek ilah düşüncesini politikaya sokan Peygamber'in (s.a.v) eylemine şiddetle karşı çıkıyor ve onu 'kurulu mülkiyet düzenine karşı girişilmiş ahlak dışı, ayartıcı ve serkeş bir başkaldırı hareketi' olarak damgalıyorlardı. Ve Rasûlullah'ın (s.a.v.) sadece insanlara tehlikeli düşünceler fısıldayan bir uyarıcı değil, aynı zamanda insanları aksiyona yöneltmesini de bilen bir devrimci olduğunu fark edince, kurulu düzenin sahipleri, derhal çetin bir direniş örgütlemeye karar verip ona ve onu izleyenlere zulmetmeye başladılar.

    Şu ya da bu biçimde bütün peygamberler kendi zamanlarının 'yerleşik düzenlerine' meydan okumuşlardır ve bu yüzden onların kendi insanları kendi akrabaları tarafından zulmedilip alaya alınmalarında şaşılacak bir taraf yoktur. Hz. Muhammed de (s.a.v.) onlardan biriydi. "(Muhammed Esed/Leopolde Weis, Mekke'ye Giden Yol, s.328-331)

    Mekke'nin fethinden 13 asır sonra kendi çabasıyla İslam'ın üstün yanlarını fark ederek Mekke gibi kendiliğinden teslim olmuş bir batılı insanın İslam'dan anladığı ve iman ettiği şeyleri öğrenmenin İslam'ı anlamda hepimize yardım edeceği kanaatiyle bu uzun alıntıyı yaptım. İslam'ın diğer inanç sistemlerinden farkını en iyi fark edenlerin başında batılı inanç sistemlerinden İslam itikadına gelenler vardır. İnanç sistemleri arasındaki farklar kimi insanları düşman saflara ayırırken kimini de kendi inançlarıyla hesaplaşmaya itmektedir. İslam'ın çekiciliği ve üstünlüğü diğer inanç sistemleriyle arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Fakat ilahi mesaja kör ve sağır olanlar bunu fark edemezler. Fark ettiklerinde ise dünyada kendilerinin çıkar ve hayat tarzlarını yok eden şeyler olarak gördüklerinden karşı durmayı yeğlerler.

    İslam'ın bu farklı yanlarını fıtrata, akla ve kalbe uygun yanlarını, hicret edilen Medine ve çevresi anlamış ve teslimiyetini göstermiş, ancak Rasûlullah'ın doğduğu, büyüdüğü uzun yıllarını aralarında geçirdiği ve akrabalarının, yakınlarının bulunduğu Mekke, inatla direniyor ve bu farklara düşmanlık etmekten geri kalmıyordu. Gerçi bu düşmanlığın kuvveti hicretin 8. senesinde, bir sütun üstünde bağsız ve desteksiz bir putun, elinde sopası olan bir pehlivan karşısında ayakta dikilmesi mesabesindedir. Bir darbelik ömrü vardır. Fakat bunun farkına çok geç vardılar. Huzaa ve Beni Bekir arasındaki çatışmada Hudeybiye barışının ihlali söz konusu olduğundan Huzaa kabilesi Rasûlullah'tan yardım istedi. Ahitlerine her zaman sadık olan Rasûlullah durumu öğrendikten sonra Kureyşe bir elçi göndererek şu tekliflerde bulundu:

    1- Kureyş ya öldürülenlerin diyetini ödeyecek,

    2- Yahut Beni Bekir'le ittifaktan vazgeçecek,

    3- Bunlar yapılmazsa Hudeybiye anlaşması sona ermiş sayılacak.

    Kureyş üçüncü maddeyi seçtiklerini yani Hudeybiye anlaşmasını bozduklarını söylediler. Fakat sonra anladılar ki bu aleyhlerine olacaktır. Ebu Süfyan'ı Medine'ye göndererek, Hudeybiye anlaşmasının yenilenmesi ve süresinin uzatılmasını istediler. Peygamberimiz cephesinden ise oluşan yeni şartlara göre, Kureyşle anlaşmasının sona ermesi ve ayrıca Huzaa kabilesiyle olan hukuk nedeniyle Mekke üzerine yürümesi gerekiyordu.

    Bunun telaşıyla hemen Medine yoluna düşen Ebu Süfyan yolda Huzaa heyetiyle karşılaştı. Nereden geldiklerini sorunca, Rasûlullah'ın talimatı gereği Medine'den geldiklerini sakladılarsa da Ebu Süfyan durumu anladı. Çaresiz bir vaziyette Medine'ye vardığında ise Medine'nin Kureyş'in ihanet haberleriyle çalkalandığını gördü. Bu nedenle doğrudan Rasûlullah'la görüşme yerine eman verecek birinin himayesinde onunla görüşmeyi istedi. Kızı Ümmü Habibe'nin (Rasûlullah'ın eşi) evine gitti. Onun vasıtasıyla görüşme isteyecekti. Ümmü Habibe onun görüşmesine vesile olmak şöyle dursun, Rasûlullah'ın oturduğu mindere, müşrik necisliği bulaşmasın diye oturmasına müsaade etmedi. Ebu Süfyan: "Kızım minderi mi benden esirgedin yoksa beni mi minderden?" deyince Ümmü Habibe: "Bu Rasûlullah'ın minderi, sen ise müşriksin, temiz değilsin" dedi ve ekledi: "Baba, sen Kureyş’in büyüğüsün ve onların liderisin. Nasıl oldu da İslam'a girmedin ve nasıl oldu da, ne gören, ne de duyan taşlara tapıyorsun?" Ebu Süfyan kızının çıkışlarına şaşırarak: "Muhammed'in dinine uymak için atalarımın yaptığı şeylerden mi vazgeçeceğim?" diyerek müşrik inadı gösterdi. Ebû Süfyan, bütün cesaretini toplayıp Rasûlullah'la görüştü fakat istediğini alamadı. Araya sahabenin ileri gelenleri Ebu Bekir, Ömer, Ali, Rasûlullah'ın kızı Fatıma hatta küçük torunu Hasan'ın kendisi için şefaatte bulunmasını ve himaye edilmesini istemişse de himaye görmemiş istediğini gerçekleştirememiştir.

    Mekke'ye döndüğünde: "Sen hiçbir şey yapmamışsın. Bize sulh haberi getirmedin ki, emin olalım, harp haberi getirmedin ki ona göre hazırlanalım." dediler. Umutsuz ve çaresiz bir şekilde beklemeye başladılar.

    "Mekke halkının psikolojik durumu, Peygamberin (a.s) peş peşe amansız askerî, siyasi, ekonomik darbeleri altında, özellikle onun düşünsel ve propaganda hareketi karşısında bozulmuştur. Genel olarak Mekke, güçlü cazibesi olan, düşünceleri seferber eden, halka hedefe sunan, hareketli, heyecanlı ortak bir slogandan yoksundu. "Dinî ve mezhebî adetler"e, yıpranmış sosyal ve kavmi geleneklere dayalı bir direnişin;  yapıcı devrimci, odunlara ateş düşercesine düşünce ve duyguları kaplayan bir düşüncenin saldırısı karşısında varlık göstermesi beklenemezdi.

    Mekke halkı, yirmi yıl boyunca Ergün Muhammed'le (a.s) yüz yüze kaldıklarından ve devamlı onun düşünce ve eylemleri hakkında konuştuklarından dolayı onu iyice tanımışlardı. Bu uzunca sürede yavaş yavaş onun sözlerine alışmış ve onun bazı düşünce ve hareketlerinden etkilenmişlerdi. Ona karşı düşmanlıkları azalmıştı. Özellikle halk kitlesi; herkesi eşitliğe çağıran, kendine yaptıkları eziyet ve zulme karşın, Mekke halkına maddi yardımda bulunan, sevgi besleyen Muhammed’in (a.s) etkisi altında kalmışlardı.

    Peygamber (a.s), Mekke'nin kolayca teslim olacağını, ciddi ve kanlı bir direnişin olmayacağını, henüz kendisi karşısında ruhen teslim olmayan Kureyş'in de kendisine tahammül edeceğini biliyordu. Mekke'ye egemen olma, Kâbe’yi kurtarma, yirmi yıl boyunca putlara karşı yaptığı mücadele sonucu onları kırabilme, kendi kavmi içindeki en büyük şirk üssünü yok etme gibi büyük arzusunu gerçekleştirebilmenin zamanı gelip çatmıştı." (Ali Şerati, Muhammed Kimdir, s. 183)

    Bu yolun en büyük ve tek engeli olan Hudeybiye barışı da Kureyş tarafından ortadan kaldırılınca, sütundaki desteksiz putun yıkılması pehlivana ne kadar kolay ise, Müslümanların Mekke'yi fethi o derece kolay olacaktı. Çünkü biri cansız desteksiz, bağsız bir put, diğeri; kuvvetli, canlı ve ne yapacağını bilen bir pehlivandır.

    Mekke'ye giden yol böylece açılmış, putun yıkılması için pehlivanın sopasıyla putu itmesi kalmıştır.

     

    Bu yazı toplam 1105 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim