Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    MESCİD-İ DIRAR VE MÜNAFIKLARIN SONU

    05 Ocak 2018 Cuma 11:22

    Rasûlullah mü’minlere ne kadar merhametli ve şefkatliyse kâfirlerin ve münafıkların düşmanlıklarına ve komplolarına karşı da o kadar sertti. Çünkü Allah onlar hakkında: “Ey Peygamber! inkârcılarla ve ikiyüzlülerle savaş; onlara sert davran.” (Tevbe 73) buyuruyordu.

    Tebük seferiyle bütün Arap yarımadası İslam’ın etkisine girmiş, her taraftan heyetler Medine’ye akın etmişti. Müslümanların sayısı bir çığ gibi büyümeye başlamıştı. Münafıklara karşı tedbir alınmaz ise münafıklık tehlikesi bir o kadar artış gösterebilirdi. Münafıklık tehlikesinin ve hastalığının önlenmesinin zarureti iyice ortaya çıkmıştı. Allah, Tevbe süresinde münafıklarla ilgili birçok beyanda ve açıklamada bulunuyor, mü’minleri onlara karşı uyarıyordu: “Hem çevresindeki bedevilerden münafıklar var, hem de Medine halkından münafıklıkta ısrar edenler var. Sen onları bilmezsin. Onları biz biliriz. Biz onları iki kere azaba uğratacağız. Daha sonra da büyük bir azaba itilecekler. Onlardan bir kısmı günahlarını itiraf ettiler. Ve iyi bir amelle kötü bir ameli karıştırdılar. Ola ki, Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah gafurdur, rahimdir.” (Tevbe 101-102)

    Bazı münafıkların daha ileri giderek Müslümanlara zarar verebilmek için bir Müslüman Kurumu olan mescidi kullanmaya kalkmaları, onlara şimdiye kadar gösterilen müsamahanın bitmesine yol açıyordu. Allah onların gizli sırlarının olduğunu şu ayetiyle açığa vuruyordu: “Allah’a verdikleri sözden caydıkları ve yalancı oldukları için O’nunla karşılaşacakları güne kadar Allah kalplerine nifak soktu. İkiyüzlüler Allah’ın onların sırlarını ve gizli toplantılarını bildiğini, Allah’ın görünmeyenleri görebilen olduğunu bilmiyorlar mıydı?” (Tevbe 77-78)

    Rivayet edilir ki, Rasûlullah’ın Medine’ye hicreti sırasında Benî Avf “Kuba” mescidini inşa edip, Rasûlullah’ın kendilerine burada namaz kıldırmasını istemişler, bu istekleri kabul buyrulmuştu. Ayrıca bu mescit Allah tarafından övülen, ilk gününden itibaren temeli takva üzere kurulduğu (Tevbe 108) beyan edilen mescit olmuştur.

    Bazı münafıklar Kuba mescidine nispet, Medine’ye bir saatlik bir mesafedeki Zî Evan denilen yerde bir mescit kurdular. Burası münafıkların mü’minlere zarar vermek, kâfirlik etmek, Müslümanların arasına ayrılık sokmak ve Allah ve Rasûlü’ne düşmanlık yapanlara yardım etmek için inşa ettiği bir üstü. (Tevbe 107).

    Tebük seferinden önce burasının meşruiyetini sağlamak için Rasûlullah burada namaz kılmasını istemişlerdi. Rasûlullah da bu işi Tebük seferinden sonraya bırakmıştı.

    İhtiyarlık ve diğer sebeplerle Medine’deki Mescidi’ne gidemedikleri için yaptıklarını ileri sürdükleri bu mescidin asıl maksadı daha sonra ayetlerle yüzlerine vurulacaktı: “Bir de Müslümanlara zarar vermek, kâfirlik etmek, Müslümanların arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Rasûlü’ne karşı savaş açmış olanı beklemek için mescit yapanlar var.” İyilikten başka bir maksadımız yoktu.” diye yemin de edecekler. Fakat bunların kesinlikle yalancı olduklarına Allah şahittir. O mescitte sen kesinlikle namaza durma. Ta ilk gününden temeli takva üzerine kurulan mescit elbette içinde namaz kılmana daha layıktır. Onun içinde arınmayı seven kişiler vardır. Allah da arınmış, tertemiz olanları sever. O halde binasını Allah korkusu ve Allah rızası üzerine kurmuş olan mı hayırlıdır, yoksa binasını yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına kurup da onunla birlikte cehenneme yuvarlanan mı daha hayırlıdır? Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Onların kurmuş oldukları bu türlü binalar, kalpleri parça  parça olmadıkça, kalplerinde bir nifak düğümü olup kalacaktır. Allah her şeyi bilendir ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 107-110).

    Düğün gecesinin sabahında Uhud savaşında şehit düşen, Rasûlullah’ın melekler tarafından yıkandığını söylediği Hanzala’nın onunla taban tabana zıt, cahiliye devrinde Hıristiyanlığa girmiş, ilim tahsilinde bulunmuş ve rahip olmuş babası Ebu Amr, Rasûlullah’ın Medine’ye gelmesiyle itibarının sarsıldığını düşünerek her fırsatta Rasûlullah’a ve Müslümanlara karşı mücadele etmeyi meslek edinmişti. Huneyn savaşına kadar müşriklerin cephesinde yer almış, bu savaşın sonunda münafıklara “Gücünüz yettiği kadar kuvvet ve silah hazırlayınız, ben Kayser’e gideceğim ve asker getirip Muhammed’i ve arkadaşlarını Medine’den çıkaracağım” diye haber göndererek Şam’a kaçmıştı. Bu fikirden hareketle olsa gerek münafıklar Kuba Mescidi’nin biraz ötesine başka bir mescit yaptılar.

    Tebük seferi dönüşü Rasûlullah onların komplosundan ve gizledikleri art niyetlerinden böylece haberdar edilince Malik b. Duhşem ile Maan b. Adiyy’i yukarıda zikrettiğimiz ayette mescit-i Dırar (zararlı mescit) olarak isimlendirilen bu mescidi yıkmakla görevlendirdi. Böylece münafıkların gizli veya açık zararlı faaliyetlerine müsaade edilmeyeceği açıkça ilan edildi. Bu olaydan sonra münafıklar bir daha düşmanca faaliyetlerin içinde yer almaya cesaret bulamayacaklardır. Çünkü münafıklık ikiyüzlü ve korkak insanların karakteridir. Zorda iş yapmaları imkânsızdır.

    Rasûlullah’ın adı mescit olan bir yapıyı “Gidiniz şu ahalisi (cemaati) zalim mescidi yıkıp yakınız” diyerek yıktırmasından çıkarılacak önemli dersler vardır. Eskiden olduğu gibi şimdiki münafıklarda inanır görünüp çeşitli İslam kurumlarını istismar ederek Müslümanlar aleyhine faaliyet gösterebilirler. Her asırda karakterleri aynı olan münafıkların kullandıkları yöntemleri de aynıdır. Mü’minlere rastladıklarında Müslümanlık tavrı ve ağzı hatta onun icaplarını da yapar görünürler. Fakat birbirleriyle ve şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında gerçek yüzlerini ve tavırlarını sergilerler. Bugün basın-yayın organlarındaki programlarda sıkça karşımıza çıkan bu tipler Müslüman halk karşısına gerçek inanç ve niyetlerini gizleyerek çıkmaktadırlar. İnanmadıkları hatta saygı bile duymadıkları İslam ve İslam ahkâmı hakkında ahkâm kesebilmektedirler. En sıkıştıkları noktada, “biz de müslümanız!” diyerek saldırılarını daha da arttırmaktadırlar.

    İslam ve müslümana zararlı olan her türlü yapının tespitinde müslümanın uyanık olmasının zarureti bu olayla ortaya konmaktadır. Hiçbir propaganda Kur’an ve sünnetten beslenen imanlı gönülleri aldatamaz. Eğer aldanıyor, münafıkların ve kâfirlerin dümen suyuna giriyorsak imanımız ve inancımız hakkında tekrar düşünmeliyiz. Şurası da gerçektir ki Kur’an ve sünnete dayalı bir bilgiye ve imana sahip olmayanların münafık nifakından ve kâfir tesirinden kurtulması söz konusu olamamaktadır. Münafığı ve münafıklığı tanıyabilmenin tek yolu halis bir kalp, salim bir akılla İslam’ın ana kaynaklarından yeterince yararlanmaktan geçmektedir. Yoksa aldanmamak, münafık yuvalarını tespit etmek imkânsız gibi görünmektedir.

    Rasûlullah (s.a.v.) bütün bu zorluklarla mücadele ederken başına gelen acı olaylara da sabır gösteriyordu. Tebük’ten döndükten kısa bir süre sonra doğumuyla sevindiği oğlu İbrahim vefat ediyordu. Bu olayı daha önce anlattığımızdan burada tekrar etmek istemiyoruz. Yine bu aralarda Hz. Osman’a nikâhladığı Ümmü Gülsüm’de genç yaşta vefat etti. Bundan kısa süre önce de kızı Zeynep vefat etmişti. Şimdi küçük kızı Fatma dışında bütün çocuklarını toprağa vermiş acılı bir baba olan Rasûlullah (s.a.v.); omzundaki elçilik görevini bihakkın yerine getirme gayretini bir an bile bırakmamıştır. Bu kadar acı ve sorun karşısında kulluk ve elçilik vazifelerini asla ihmal etmemiştir. Bu yıl, Arap Yarımadası’nın her yanından gelen heyetlerin kabulü ve bu heyetlerin İslam’a davet edilmelerinin en yoğun olduğu yıl olmuştur.

    Yine bu senenin Recep ayında Habeşistan hükümdarı (Necâşisi) Ashame’nin vefat haberini veren Rasûlullah, “Salih bir adamdı” diyerek onun Müslüman olduğu şehadetinde bulunarak gıyabî cenaze namazını kıldırdı.

    Tebük’ten dönüldükten iki ay sonra da münafıkların başı diye ün yapmış olan Abdullah bin Ubeyy bin Selül vefat etti. Hastalığı sırasında kendisi için istiğfarda bulunup, elbisesiyle kendisini kefenleyip cenaze namazını kılmasını Rasûlullah’tan istedi. Başka bir rivayete göre bunları, samimi bir Müslüman olan oğlu Abdullah istemiş. Ölüm haberi gelip Rasûlullah gitmek için ayağa kalktığında, hırkasından tutan Hz. Ömer: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sen onun namazını kılacak mısın? O filan gün şöyle, filan gün böyle söyledi” diyerek onun fenalıklarını saydıysa da Rasûlullah: “Bu hususta Rabbim beni muhayyer bırakmıştır” deyip şu ayeti okudu: “Onlar için Allah’tan ister mağfiret dile, istersen dileme. Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de yine Allah onları affetmeyecektir. Bu onların Allah’ı ve Rasûlü’nü inkâr etmelerinden dolayı böyledir. Allah, böylesine baştan çıkmış fasıklar topluluğuna hidayet etmez.” (Tevbe 80) ayetini okuyarak: “Ey Ömer! Eğer Allah’ın mağfiret edeceğini bileydim yetmişten fazla istiğfar ederdim” dedi ve onun cenaze namazını kıldı. Daha sonra münafıklar hakkında: “Onlardan biri ölürse asla namazını kılma ve kabrinin başında durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Rasûlü’nü tanımadılar. Fasık olarak can verdiler.” (Tevbe 84) ayeti nazil oldu.

    Bu olay ve ayet fasık ve kâfir olarak ölenlere peygamber bile istiğfarda bulunsa ve namazını kıldırsa ona bir fayda vermeyecektir. Nitekim Rasûlullah bu olaydan sonra: “Benim elbisem ve namazım hiç fayda vermez. Lakin bu sebeple pek çok münafığın nifakı terk ettiklerini ümit ederim” buyurarak yaptığı bu işin başka bir maslahata sebep olabileceğini açıkladı. Hakikaten de Abdullah b. Ubey’in ölümünden sonra birçok münafık ihlâslı Müslüman olma yolunu tercih etmeye başladı.

    Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Müslüman olarak yaşamak ve Müslüman olarak can vermekten başka insanı kurtaracak bir kurtuluş reçetesi yoktur. Bu reçeteyi İbrahim’in oğullarına, Yakub’un da kendi oğullarına tavsiye ettiğini Kur’an bize bildiriyor: “Rabbi ona (İbrahim’e): ‘Teslim ol’ diye buyurduğunda o da: ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ demişti. İbrahim bunu kendi oğullarına da vasiyet etti. Yakup da: ‘Oğullarım! Doğrusu size dini Allah seçti. Siz de ancak Allah’a teslim olmuş (Müslüman) olarak canınızı verin’ dedi.” (Bakara 131-132).

    Peygamber sadece uyarıcı ve müjdeleyicidir. Allah katında kurtuluşun ancak inanca ve yapılan yararlı işlere bağlı olduğu şu ayetlerde açıkça ifade edilmektedir: “Elçileri sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim inanır ve halini düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (6/48). “Allah’a çağıran, yararlı iş işleyen ve “Ben ancak Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır.” (41/33). “Sadece, inanıp yararlı işler işleyenlere kesintisiz ecir vardır.” (84/25).

     

    Bu yazı toplam 1371 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim