Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    MÜ’MİN’İN İNFAKI MÜNAFIĞIN NİFAKI

    23 Kasım 2017 Perşembe 09:53

    Yaz sıcağından daha sıcak bir sonbaharda, o zamanın süper gücü Bizans İmparatorluğu ve müttefiklerine karşı sefer kararı alınması farklı tepkilerin meydana gelmesine sebep oldu. Rasûlullah’ın son seferi olan Tebük seferiyle Müslümanlar, ne kadar fedakâr ve zorluklara karşı ne kadar mukavemetli olduklarını ispatlayacaklar, münafıklar nifaklarını doruğa ulaştıracaklardı.

    Rasûlullah (s.a.v) her tarafa haber salarak, sefer için gönüllüler, binekler, malzeme ve erzak toplamaya çalışıyordu. Fakat o yıl Hicaz ve Necid’de kıtlık hüküm sürüyordu. Bu hazırlıklar zor olan hayat şartlarını büsbütün zorlaştırıyordu. Bu şartlarda sefer emrini alan Müslümanlar, ilk anda biraz bocalasalar da (Tevbe 38-39) toparlanıp mallarıyla ve canlarıyla cihat etmek için (Tevbe 44, 88) maddî, manevi bütün imkânlarını seferber etmeye çalışıyorlardı.

    Rasûlullah (s.a.v), ordunun ihtiyaçlarının giderilmesi için zengin Müslümanlardan yardım istediğinde, eşine rastlanmaz fedakârlık yapanlar oldu. Hz. Ömer yapacağı yardımla Hz. Ebu Bekir’i geçeceğini düşünerek malının yarısını verdi. Fakat Hz. Ebu Bekir malının tamamını verdiğinden Allah yolunda yapılan fedakârlıkta yine geçilemedi.

    Hz. Osman, 300 deveyi donatımlı olarak orduya hibe ettiği gibi 1000 dinar da para yardımında bulundu. Hz. Osman’ın bu yardımına da Rasûlullah büyük iltifatta bulundu. Abdurrahman b. Avf malının yarısı olan iki bin dirhemi ordu için veriyordu.

     

    Sadece maddî imkânı yerinde olan Müslümanlar değil, aynı zamanda ihtiyaç içinde bulunan Müslümanlar fedakârca davranıyorlardı. Fakir durumda olan Müslümanların fedakârlığına örnekler de mevcuttur. Meselâ Ebu Âkile bütün gece su çekmiş, iki ölçek hurma kazanmıştı. Bir ölçeğini ev halkına bırakıp ötekini orduya bağışlayarak fakir Müslümanların fedakârlığına en güzel örnek oldu. Münafıklar ise Ebu Âkil’in bu hareketini dillerine dolayarak onu ayıplayıp alaya almaya çalıştılar. Allah da münafıkların bu davranışlarına şu cevabı verdi: “Mü’minler içinde gönül isteğiyle yardımda bulunanları, uğraşa-didişe ellerine geçirdiklerini tasadduk edenleri ayıplayıp alaya alanlara, ayıplama ve eğlenmenin ne demek olduğunu Allah gösterir. Onlara acıklı azap vardır.” (Tevbe 79).

    Sadece erkekler değil kadınlarda ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlardı. Onlar, ziynet eşyalarını bağışlayarak yapabilecekleri fedakârlığın en iyisini yapmış oluyorlardı.

    Hasta, zayıf ve verecek bir şey bulamayanlar, gönülleri ve dilleri ile orduya destek olduklarında ise savaşa katılmaktan muaf tutuldular: “Allah ve Rasûlü adına nasihat ettikleri takdirde ne zayıflara, ne hastalara, ne de verecek bir şey bulamayan yoksullara savaştan geri kalmaktan dolayı bir günah yoktur. İyilik edenleri ayıplamaya yol yoktur. Allah bağışlayan ve esirgeyendir.” (Tevbe 91).

    Müslümanların bu infak gayretlerine rağmen yine de ordunun donatılması için bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları karşılanamıyordu. Çünkü mücahit sayısı çok fazlaydı. Böyle çetin bir sefere bineksiz çıkmak imkânsız görünüyordu. Bu yüzden binekleri olmayan samimi bir grup müslümanın Rasûlullah’a  başvuruları geri çevriliyordu. Onların buna çok içerleyerek ağlaya ağlaya geri dönmeleri konusu yine Tövbe suresinde şöyle anlatılıyor: “Kendilerini bindirip savaşa gönderesin diye gönüllü olarak sana geldiklerinde, “sizi bindirecek bir şey bulamıyorum.” dediğin zaman, bu uğurda harcayacakları bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözlerinden yaş döke döke geri dönüp gidenlere de bir günah yoktur.” (Tevbe 92).

    Çok azı müstesna samimi Müslümanlar Allah’ın “zorluk zamanı” diye adlandırdığı bu seferin hazırlığına güçleri nispetince destek oldular. “Andolsun ki, Allah, yine peygambere ve en zor gününde ona uyan Muhacirlerle Ensar’a, içlerinden bir kısmının kalpleri az kalsın kayacak gibi olmuşken, tövbe nasip etti de lütfedip tövbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, gerçekten çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır.” (Tevbe 117) ayeti samimi insanların eninde sonunda doğruyu bularak bağışlanacakları müjdesini bildirmektedir.

    Müslümanlar bu minval üzere davranışlar göstererek zorluk imtihanını başarı ile geçtiler. İslam ordusu Seniyyetû’l-veda ismi verilen yerde tüm hazırlıklarını tamamlarken, münafıklar ve bazı bedevilerin sözleri, tutum ve davranışları onların gerçek durumlarını ortaya koymasına vesile oluyordu. Şimdiye kadar Müslümanlar arasında gerçek durumlarını açığa vurmadan yaşayabilmiş olan münafıkların tüm melanetlerini bir bir ortaya çıkarmasından dolayı Tebük Seferi’ne Gazve-i fâdıha=Rezil eden gazve de denmiştir.

    Münafıklar, Tebük gazvesinden kısa süre önce Müslümanlara tuzak kurabilmek ve fitnelerini yaygınlaştırabilmek için bir mescit yaptılar. (Bu mescit Tebük dönüşü Rasûlullah tarafından yıktırılacaktır.) Münafıklar eskiden beri fitne çıkarmakta mahirdiler. Uhud Savaşı’nda üç yüz kişilik bir grup oluşturarak savaşmadan geri dönmüşlerdi. Beni Müstalik gazvesinde de Muhacirlerle Ensar’ı birbirine düşürmek istemiş ve yine aynı gazvenin dönüşünde Hz. Aişe’ye iftira etmekten de çekinmemişlerdi. Tebük Seferi öncesinde ise en büyük oyunlarını oynamaya hazırlanıyorlardı. Bu zamana kadar hiç yapamadıkları ve yapmaya cesaret edemeyecekleri bir şeyi yapma gayretine giriyorlardı. Halkı Rasûlullah’ın emrine uymamaya davet ediyorlardı. Savaşa hazırlık emri veren Rasûlullah’ın bu emrine karşı “sıcakta savaşa gitmeyin” diyerek karşı propagandaya girişiyorlardı. “Savaştan geri kalan münafıklar, Rasûlullah’ın hilafına, onun savaşa gitmesine karşılık, oturup kalmalarıyla ferahladılar ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihat etmekten hoşlanmadılar, üstelik “bu sıcakta savaşa gitmeyin” dediler. De ki: “Cehennem ateşi daha sıcaktır. “Keşke anlayabilselerdi. Kazandıkları günahın cezası olarak, artık az gülsünler, çok ağlasınlar.” (Tevbe 81-82). Münafıkların en belirgin özelliği zorluk anlarında fitne çıkarıp, zorluktan kendilerini sıyırmaya çalışmaktır. Bu gibilerin  zorluk anlarında ortalıkta bulunmamalarının daha hayırlı olacağı, kolay kazançlar için mü’minlerle berabermiş gibi tutumlara girmelerine aldanıp onlara kucak açılmaması gerektiği Allah tarafından şöyle beyan edilmektedir: “Eğer Allah, seni onlardan bir kısmının yanına döndürür de onlar başka bir cihada seninle çıkmak için senden izin isterlerse de ki; “Artık siz hiçbir zaman benimle savaşa çıkmayacaksınız. Daha önce oturup kalmaktan hoşlanıyordunuz. Bundan böyle artık geride kalanlarla beraber oturup kalın.” (Tevbe 83).

    Artık münafıklarla, mü’minlerin arası eskisi gibi olmayacaktı. Mü’minlerin münafıklara bakışları netlik kazandı. Fitne çıkarmaya çalışıp Müslümanların hareketlerini akamete uğratanlar bundan böyle çok rahat olamayacaklar ve mü’minleri kolay aldatamayacaklardı. Münafıkların hep kolaycılığı tercih etmesini kendilerini ele veren özellik olarak açıklayan: “Eğer o sefer, yakın bir ganimet ve kolay bir sefer olsaydı mutlaka peşine düşer gelirlerdi. Fakat o meşakkatli yolculuk kendilerine uzun bir sefer gibi geldi. Bununla beraber, “Bizim de gücümüz yetseydi, sizinle beraber elbette sefere çıkardık.” diyerek Allah’a yemin edecekler, nefislerini helake sürükleyecekler. Allah biliyor ki, onlar iyice yalancıdırlar.” (Tevbe 42) ayeti mü’minlerin münafıkları tanımalarına yardımcı olmaktadır.

    Gerçekten geçerli mazeretleri bulunmadığı halde görevden ve Allah yolunda meşakkatten kaçmanın sebebinin de münafıklığın psikolojisinin bir gereği olduğu: “Senden izin isteyenler, olsa olsa Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlar olabilir. Onların kalbi işkillidir. Bundan dolayı şüphe içinde bocalayıp dururlar.” (Tevbe 45) ayetiyle beyan edilmektedir. Cihat emri verildiği halde hazırlık yapmayıp geride kalanların Müslümanlara katılmamasının hayırlı sonuçları ise şöyle bildirilmektedir: “Eğer sizinle birlikte cihada çıkmak isteselerdi, elbette onunla ilgili olarak bir takım hazırlık yaparlardı. Fakat Allah böyle davranmalarını istemedi de onları yoldan alıkoydu ve kendilerine oturun oturanlarla beraber denildi. Eğer sizinle beraber cihada çıkmış olsalardı, aranızda bozgunculuk etmekten başka şeye yaramayacaklardı ve aranıza fitne sokmak için uğraşacaklardı. İçinizden onların laflarına kanacaklar da vardı. Allah, o zalimleri iyi bilir.” (Tevbe 46-47).

    Sudan bahanelerle cihada gitmek istemeyenlerden biri olan Beni Selime’den Cedd b. Kays, Rasûlullah’ın: “Nasıl, bu sene Rumlarla harbe hazır mısın?” sorusuna: “Ya Rasûlallah, bana müsaade etsen de başımı derde sokmasan, vallahi kavmim bilir ki, ben kadınlara düşkün bir adamım. Korkarım ki, Rum kadınlarını görünce sabrım tükenir, dayanamam” cevabını verince Rasûlullah ondan yüz çevirdi. Allah da onun hakkında şu ayeti indirdi: İçlerinden “Aman bana izin ver, başımı derde sokma” diyen de var. Dikkat et, başlarını asıl kendileri derde soktular. Hiç şüphesiz cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.” (Tevbe 49).

    Münafıkların başı da: “Muhammed, Roma devletini çocuk oyuncağı mı zannediyor? Vallahi ashabıyla beraber tutulup esir olacaklarını gözümle görür gibiyim” diyerek halkı ümitsizliğe düşürmeye çalışıyordu. Münafıkların bütün temennileri, mü’minlerin başarısızlığı ve  yaptıkları bu hareketlerin kendilerini sıkıntılardan ve ölümden kurtaracağı üzerinedir. “Eğer sana bir iyilik dokunursa canları sıkılır. Eğer sana bir musibet gelirse “Biz zaten tedbirimizi önceden almıştık.” derler ve sevine sevine dönüp giderler” (Tevbe 50).

    Münafıkların yaptığı infakların ve iyiliklerin geçersizliğinin sebebi de şöyle bildirilmektedir: “O münafıklara şunu da de ki; gerek isteyerek, gerek istemeyerek infak edip durun. O infak ettikleriniz sizden hiçbir zaman kabul edilmeyecektir. Çünkü siz fasık bir kavimsiniz. İnfaklarının onlardan kabul olunmamasına sebep, gerçekte Allah’a ve Rasûlü’ne inanmamaları, namaza ancak üşene üşene gelmeleri, verdiklerini de ancak istemeye istemeye vermeleridir.” (Tevbe 53-54).

    Münafıkların dünya hayatında sahip olduğu rahatlık, mal, mülk ve evlatların, müslümanı imrendirmemesi gerektiği, “Onların malları da, evlatları da sakın seni imrendirmesin. Bu olsa olsa, Allah’ın onları dünya hayatında bu gibi şeylerle azaba uğratmasından ve canlarının kâfir olarak çıkmasını murat etmiş olmasından başka bir şey değildir.” (Tevbe 55) ayetiyle açıklanmıştır.

    Münafıkların mü’minlerle ortak hareket etmedikleri halde mü’minlerden oldukları konusunda yemin etmeleri de geçerli sayılmadığı, bunu sadece korkularından yaptıkları ve eğer başka bir alternatifleri bulunsa ona koşacakları da: “Hiç şüphesiz onlar sizden olduklarına dair yemin bile ederler. Hâlbuki sizden değildirler. Fakat onlar öyle bir kavimdirler ki, korkudan ödleri patlıyor. Eğer sığınacak bir yer veya barınacak mağaralar veyahut girilecek bir delik bulsalardı başlarını diker o tarafa doğru koşarlardı.” (Tevbe 56-57) ayeti ile bildirilmiştir.

    Medineli münafıklardan daha anlayışsız ve beter olan bedevi kâfir ve münafıklardan ise şöyle bahsedilmektedir: “Bedeviler inkâr ve münafıklık bakımından daha beterdirler. Bununla beraber Allah’ın, Rasûlü’ne indirdiği (hükümlerin) sınırlarını bilmemeye daha yatkındırlar. Allah alimdir, hakimdir. Bedevilerden kimi de var ki verdiğini angarya sayar ve sizin üzerinize belalar gelmesini bekler. O çirkin belalar kendi başlarına olsun! Allah her şeyi işitendir, bilendir.” (Tevbe 97-98). “Bedevilerden özür bahane edenler, kendilerine izin verilsin diye geldiler. Allah’a ve Rasûlü’ne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Bunlardan kâfir olanlara acıklı bir azap isabet edecektir.” (Tevbe 90).

    Tebük Seferine hazırlık sırasında münafıkların tavır ve dileklerinin bu minval üzere olduğu bu şekilde bildirilirken Allah Rasûlü, Müslümanlar aleyhine gizli toplantılar yapılan Süveylim adındaki Yahudi’nin komplo odağı haline gelmiş evini, Talha bin Ubeydullah ve birkaç arkadaşına yakma emri veriyordu. Bu sert tedbir kalplerine sadece korkuyla yön verenleri yola getirmeye yetti. En azından Müslümanlar aleyhine planlanmakta olan fiili hareketlerin sonunu getirdi. Fitne ateşini söndürdü.

    Müslümanlar, zor zamanlarda infak edebilmenin, can ve mallarıyla cihada katılabilmenin zor imtihanını geçen insanlar olmanın şerefine, izzetine kavuşup dünya ve ahiret saadetini elde ederlerken, münafıklar nifaklarıyla iki cihanda zelil olmanın azabını tatmaya başlıyorlardı. Mü’min infakıyla, münafık nifakıyla tebarüz eder ve bilinir. Mü’min zorluklar karşısında yılmadan mücadele eder, münafık ise bir zorluk gördüğü zaman kaytarmanın yollarını arar, müslümanın zor işi başaramaması için temennide bulunur ve bu yolda gayret gösterir. Münafıklar değişir, bu gerçek hiçbir zaman değişmez.

     

    Bu yazı toplam 1158 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim