Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    NAMUSA DİL UZATMAK KOLAY DEĞİL

    17 Nisan 2017 Pazartesi 10:52

     

    Beni Mustalik (Mureysi) savaşı dönüşünde münafıkların fitnesine engel olan Rasûlullah (s.a.v.), yorgunluktan bitap düşmüş orduyu dinlenmesi için konaklattı. Hz. Aişe (r.a.) de bu seferde Rasûlullah (a.s.)la beraberdi. İfk (iftira) Hadisesi olarak tarihe geçen olay bu sırada meydana geldi. Olayı Hz. Aişe (r.a.) şöyle anlatıyor: "Rasûlullah bu savaşı bitirip Medine'ye dönüyordu. Konak yerinde orduya geceleyin yürüyüş emri verdiği sırada ben, ihtiyacım için (hevdecimden) çıkmıştım. Bineğime döndüğüm anda ise göğsüme dokundum, gerdanlığımın kopup düşmüş olduğunu anladım. Tekrar geriye dönüp (gittiğim yerde) onu aramaya koyuldum. Bu arayış beni çok oyalamış ve alıkoymuş oldu. Bu esnada devemi yükleyenler gelmiş hevdeci (etraf, kapalı mahfil) yüklemiş. - Bu da hicap (örtünme) ayetinin nazıl olup, kadınlara mutlak örtünme emredildikten sonradır.- Benim içerde olup olmadığımın farkına da varamamışlar. Ben içindeyim sanarak çekip gitmişler. (Hz. Aişe'nin hafif bir yapıya sahip olması, hevdeci kaldıranlar tarafından yokluğunun fark edilmemesine sebep olmuştur.)

    Nihayet ben gerdanlığımı bulup döndüm, ama hayli zaman geçmişti, herkes gitmişti. Benim hevdecin içinde olmadığımı fark ederler ve geri dönüp beni alırlar diye düşünerek çarşafıma sarılıp olduğum yerde yattım.

    Ordunun arkasında -yeri kontrol için- Saffan İbn Muattal bırakılmış. Sabah olunca, insan karaltısı görmüş ve bulunduğum yere doğru yaklaşmış. Yaklaşıp görünce de beni tanımış. Çünkü hicaptan önce bu zat beni görmüştü. Bense, uyku basmış uyuya kalmışım. O beni tanıyıp da istircada bulununca uyanabildim. (İstirca: İnnalillahi ve innaâ ileyhi raciun; "Biz Allah'a aidiz ve elbette O'na döneceğiz." ayetini okumaktır. Bakara 157) Hemen cilbabımla (çarşaf, örtü) yüzümü örttüm. Vallahi hiçbir kelime konuşmadık ve ondan da istirca'ından başka bir söz işitmedim. Ben kalkıp deveye bindim. O da devenin yularını tutarak yedeğinde götürdü. Böylece orduya öğle sıcağında bir konaklama mahallinde ulaşmış olduk. İşte bu esnada olan olmuş (iftiracılar günaha batmış) benim hakkımda. Bana iftirayı meğer Abdullah İbni Ubey İbn Selül orada başlatmış.

    Bir kadının bir erkeğin yedeğindeki deve üzerinde geldiği görülünce Abdullah İbn Ubey İbn Selül: "Bu da kim?" diye sordu. "Aişe'dir." dediler. Bunun üzerine, daha önce düştüğü zilleti unutturmak için olsa gerek, içinin pisliğini kustu: "Vallahi ne Aişe ondan, ne de o Aişe'den kurtulmuştur. Peygamberinizin hanımı bir adamla sabahladı. Sonra da bu adam gelmiş onun devesini çekiyor." diyerek Hz. Aişe'nin (r.a.) şahsında bütün müslümanların namus ve şereflerine saldırdı.

    Hz. Aişe olayı anlatmaya devam ederek: "Medine'ye dönünce ben bir ay hasta yatmıştım. Meğer halk bana yapılan iftiradan kaynıyormuş, dedikodu almış yürümüş. Benim bir şeyden haberim yok. Ancak bu hastalık boyunca Rasûlullah'ın bana karşı tutumundan bir şey anlamıyordum. Çünkü daha önce bana gösterdiği sevgi ve iltifatı şimdi hiç göremiyordum. Sadece yanıma girip selam veriyor "Rahatsızlığın nasıl?" deyip çıkıyordu."

    Önce münafıklar arasında yayılan iftiraya müslümanlardan da katılanlar oldu. Rasûlullah'ın eşi Zeynep (r.a.)'in kız kardeşi Hamne binti Cahş, Mistah b. Usae (annesi, Hz. Ebu Bekir'in teyzesinin kızı), ve Hassan İbn Sabit (Hz. Peygamber'in şairi) çeşit sebeplerden dolayı olsa gere iftirayı açıktan dillendirenlerden oldular. Rasûlullah söylenenlerden çok rahatsız oldu. Hz. Aişe'yi çok sevmesine rağmen bu olayla birlikte soğuk davranış gösteriyordu. Hiçbir şeyden haberi olmayan ve hastalık çekmekte olan Hz. Aişe bu soğukluğu sezdiği için, biraz da naz olsun diye "izin verirsen bana bakması için anneme gideyim" dediğinde Rasûlullah da: "Mahzuru yok" demesi üzerine Hz. Aişe annesinin evine gitti. Olay üzerinden bir ay geçtikten sonra iftiracılardan Mistah'ın annesi olayı Hz. Aişe'ye anlattı. Söylenenleri duyan Aişe(r.a)'nın gözyaşları bir sel oldu aktı, hastalığı nüksetti. Soğuk davranışların nedenini anladı. Olayın kendisine söylenmemesine sitem etti.

    Bu arada Rasûlullah olay hakkında vahiy bekliyor, fakat bir türlü vahiy gelmiyordu. Çok sevdiği insanla bu tarz soğukluğa da dayanamıyordu. Mescitte bir hutbesinde: "Ey halk, niçin bazıları beni, ailem konusunda eleştiriyor. Onlar hakkında haksız sözler söylüyor. Allah'a andolsun ben, onlar için (dedikodu yapanlar için) bir hayır görmüyorum. Allah'a andolsun bu sözlere hayırdan başka bir şeyi olmayan bir kimse hakkında söyleniyor. Benim evlerime, benden başka kimse giremez" dediğinde, Evs kabilesinden biri, iftiracıların Evs'ten veya başkasından olmasının önemi olmadığından bahisle cezalandırılacaklarını söylemesini üzerlerine alan Hazrecten bazıları ona müdahale etmek isteyince ortalık karıştı. Minberden inen Rasûlullah (a.s) olaya müdahale edip kabileleri sakinleştirdi, evlerine gönderdi.

    Rasûlullah (a.s) konuyu yakınlarıyla ve Hz. Aişe'yi iyi tanıyanlarla da istişare etti. Ortaya çıkan görüş söylenenlerin iftira olduğu yönündeydi. Durumu son kez bir de olayın tarafı durumundaki Hz. Aişe, hakkında bana şöyle şöyle sözler geldi. Eğer suçsuzsan Allah seni temize çıkaracaktır. Şayet bir günah işlemişsen, Allah'a istiğfar et. Çünkü kul günah işler de tövbe ederse Allah onun tövbesini kabul eder." Bu sözler duyunca, Hz. Aişe'nin dinmeyen gözyaşı kurur. Anne ve babasının cevap vermesini ister. Onlar ne cevap vereceklerini bilemediklerini söyleyince: "Vallahi, iyice anladım ki, siz söylenenleri işitmişsiniz. Hatta bunlara inanmışsınız. Size şimdi ben, suçsuzum desem -ki Allah suçsuz olduğumu biliyor- bana inanmayacaksınız. Size bir şey itiraf etsem -ki Allah suçsuz olduğumu biliyor- hemen tasdik edeceksiniz. Vallahi kendimi, sizi anlatacak bir misal bulamıyorum. Ancak Hz. Yusuf'un babasının dediği gibi "Artık (benim yapacağım iş), güzelce sabretmektir" diyor, sabrediyorum. Sizin söylediklerinize karşı yardım dilenecek sığınacağım Allah'tır." diyerek içini döktü ve rahatlamış bir vaziyette yatağına döndü. Ortalığı derin bir sessizlik aldı. Rasûlullah'a vahiy hali geldi. O'nu elbisesine büründürdüler, başının altına deriden yapılmış yastık koydular.

    Hz. Aişe huzurlu ve sakin, annesi ve babası endişe içinde beklemeye başladılar. Rasûlullah, vahyin gelişi tamamlanınca tebessüm etti ve ilk sözleri "Müjde Aişe, Allah seni temize çıkardı." oldu. İnen ayetlerin meali şöyledir: "İftirayı atanlar sizden bir gruptur. Siz onu kendiniz için bir şer (kötü) sanmayın. Aksine o, sizin için hayırdır. Onlardan her kişiye kazandığı günah (ın cezası) vardır. Onu duyduğunu zaman inanan erkek ve inanan kadınların, kendilerinden güzel zanda bulunup: "Bu apaçık bir iftiradır", demeleri gerekmez miydi? Mademki şahitleri getirmediler, o halde onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir. Eğer size dünyada ve ahirette Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız (bu) yaygarada size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. Çünkü siz onu dillerinizle (birbirinizden) alıveriyorsunuz ve hakkında hiç bilginiz olmayan bir şeyi, (düşünüp taşınmadan hemen) ağızlarınızla söylüyorsunuz ve onu önemsiz bir iş sanıyorsunuz. Oysa o, Allah katında büyüktür. Onu duyduğunuz zaman: "Bunu konuşmamız bize yakışmaz, hâşâ bu büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi? Allah size öğüt veriyor ki, eğer mü'minler iseniz böyle bir şeye bir daha asla dönmeyesiniz. Allah size ayetleri(ni) açıklıyor. Allah bilendir, hikmet sahibidir. Mü'minler içinde edepsizliğin yayılmasını isteyenler için dünyada da ahirette de acı bir azap vardır. Allah bilir siz bilmezsiniz." (Nur 24/11-19)

    Hz. Aişe kendisi ile ilgili bir konunun Kur'an'da geçmesine sevinirken, anne ve babasının sevinci ise görülmeye değerdi. Rasûlullah'ın da sevinci büyüktü. Olayın ayetlerle açığa kavuşmasına Hz. Aişe "Elhamdülillah" diyerek karşılık verdi. Hz. Ebu Bekir (r.a) kızını başından öperek tebrik etti. Annesinin, kalkıp Rasûlullah'a teşekkür etmesini istemesine Hz. Aişe (r.a.): "Vallahi kalkmam ve ne kimseden özür dilerim, ne de kimseye teşekkür ederim. Bugün ben Allah'tan başka da hiç kimseye şükredecek değilim" karşılığını verdi. Onun bu haline ve sözüne, Allah Rasûlü tebessümle karşılık verdi. İnen ayetler mescitte okundu. İffetli ve namuslu kadınlara iftira edenlere uygulanacak cezayı bildiren ayetler de nazil olunca Hz. Aişe'ye iftira edenlere bu ceza (Hadd-ı Kazf) uygulandı.

    İftira olayı Rasûlullah (s.a.v.)'a karşı yapılan düşmanlıkların, eziyetlerin ve hilelerin en ağırlarından biridir. Münafıklığın açık küfürden beter oluşunun en önemli sebebi, müslümanları içlerinden huzursuz edecek davranışlar içine girmeleridir. Dışarıdaki düşmanlarının her türlü baskısına, zulmüne ve çilesine katlanan müslümanlar ve Allah Rasûlü, bu tür bir olay karşısında çaresiz kalmışlardı. Diğer türden çileler, zaten dava gereği beklenen sıkıntılardı. Fakat bu hadise insanı ruh ve vicdan bakımından sarsan ve nefse yüklenebilecek en ağır eziyetlerdendi.

    Bu iftira yaygarasını ortadan kaldırmanın yolu ne olabilirdi? Tarafların sözleri ve itirafları bunu ne kadar ortadan kaldırabilirdi? O halde vahiy gelmeli her şeyi açığa dökmeliydi. Ancak ilahi hikmet gereği vahiy de gelmemekteydi. İfk olayı işte bu sebeple bizim için önem arz etmektedir. Bunların en önemlisi Rasûlullah'ın nübüvvet ve beşeriyet taraflarının net bir şekilde ortaya konmasıdır. Kimi onun beşeriyetini ve kişiliğini unutturmak isterken, bu olayla Rasûlullah (s.a.v.) hem beşeriyeti ve kişiliği hem de nübüvveti dengeli bir tarzda mü'mine ve kâfire gösterilmektedir. O bir beşerdir, ancak vahiy olan bir beşerdir ve o gaybı asla bilememektedir. (41/6) (18/110)

    Rasûlullah (a.s) zaferler kazandığı bir dönemde ortalığı kaplayan bu olay karşısında, insan haliyle düşünüyor, diğer insanlar gibi araştırıyor ve tavır sergiliyor. Gaybı ve kalplerde olanı bilemiyor. Endişe ediyor, üzüntü çekiyor, istişare yapıyor, görüneni ortaya koymaya çalışıyordu. Vahyi getirmek onun elinde değildi. Nübüvvet onun insani ve beşerî yanını ortadan kaldıramıyordu. İnsanların etkilendiği olaylardan O'da diğer insanlardan az etkilenmiyordu. Vahiy O'nun şuurundan, nefsinden ve isteğinden doğan ve kaynaklanan bir şey değildi. Öyle olsa bu olayda rahatlıkla bunu kullanması gerekirdi. Bunun olmadığı ve olamayacağı Kur'an'da açıkça belirtilmiştir. "Eğer o (Muhammed), bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, biz onu kuvvetle yakalar, sonra (onun) can damarını koparırdık. O vakit sizden bir kimse de buna mani olamazdı." (69/44-46). Bunu Hz. Aişe yerinde tespit etmiş, Rasûlullah'a değil, Allah'a şükretmiş ve hamd etmiştir. Hadisenin bu şekilde meydana gelmesi ve sonuçlanması, vahyin Allah tarafından ortaya konduğunu bize anlatmakta ve açıklamaktadır.

    İfk olayının görünüşte kötü görünmesine karşılık, bunun müslümanlar için hayır olduğunu sonradan anlamış olduk. Kur'an'a konu olan bu olay, mü'minlerin imanını, kâfirlerin küfrünü artırmaktadır.

    Ayrıca namuslu kadınlara zina isnadında bulunup da bunu dört şahitle ispat edemeyenlere hadd-ı kazf (seksen deynek) cezası getirildi. Kısas ve ticaret gibi işlerde iki şahit yeterliyken, zina isnadında dört şahit istenmesinin hikmeti ne olabilir? Bu durum insan haysiyet ve onurunun, candan ve maldan kıymetli olduğunu mu ortaya koymaktadır? Fuhşiyatın ve kötülüğün ortaya kolaylıkla serilmesinin önüne mi geçilmek istenmektedir?

    Kimseye, hiç kimsenin namusu üstüne söz söyletmemenin bundan daha etkili yöntemi olmasa gerekir diye düşünüyorum. Bir kimsenin namus hususunda (velev ki siz o kişinin namussuzluğunu görseniz bile, sizden başka dört kişi daha bunu görmediyse) söz söyleyemez, onu ortalığa yayamazsınız. Eşler birbirlerini zina ederken görse veya zina isnadında bulunsa yeminleşerek ayrılırlar. "Eşlerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, kendisinin doğru sözlülerden olduğuna Allah'ı dört defa şahit tutmasıyla olur. Beşincisinde eğer yalancılardan ise Allah'ın lanetinin kendisine olmasını diler. Kocasının yalancılardan olduğuna Allah'ı dört defa şahit tutması, cezayı kadından savar..." (Nur 24/6) Bu konuda, Nur suresini okumalarını okuyucularından hassaten rica ediyorum.

     

    Bu yazı toplam 1959 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim