Zehra Ali YILMAZ

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Zehra Ali YILMAZ

    Okuruna Gönül Koyan Kurmaca Karakterler

    20 Mayıs 2020 Çarşamba 12:51

    Dünya, hikâye üzerine örülüdür. Tarih boyunca dilden dile hikâyeler anlatılır durur. Aktarımdır hikâyeler. Hayata ve insana dair her ne varsa hikâyedir. Bu sebepten insan, insanın hikâye anlatıcısıdır deriz. Hikâyenin edebî bir form olarak hayatımızdaki yeri, olay aktarımlı ‘hikâye etme’den, yani bir tür mâlumat aktarımı şeklinden çok sonradır. Hikâye etmek ve hikâye yazmak bu sebepten birbiri yerine çok sık kullanılır. 

    Gündelik bir olayın aktarımı olan hikâye etmede veya edebî form olarak hikâyede, temelde insanı ve insanın yaşam dairesindeki tüm nesne ve varlıkları kapsayan bir anlatım- aktarım söz konusudur. Biricik insanın acıları, kederleri, sevinçleri, kazançları, kayıpları, sorgulamaları, arayışları kendine özel ve biriciktir. Bir yönüyle de mahremdir. Kıymetlidir. Özeldir. Söz konusu aktarımda bir o kadar biricik olmalıdır. Yazıcı, bir bebeğin elini tutar gibi naif, kıymetli bir madeni tartar gibi hassas, bir annenin evlatlarına gösterdiği şefkat gibi adâletli, olayların iç yüzüne nüfuz edebilecek kadar âlim olabilmelidir.

    Edebî form olan hikâye her ne kadar tüm diğer sanat eserlerinde olduğu gibi kurgu ürünü de olsa ya gerçeği ya da gerçekleşme ihtimali olan olay ve durumları aktarır. Şu hâliyle yazıcısının kayıtsız kalamayacağı gibi okurunun da hikâyeye yüksek bir bilinç ve hassas bir kalple yaklaşması yerinde bir tutum olacaktır. Öyle ki yazıcının masa başında kâğıda döktüğü, okurunun soğuk kış günü sıcacık bir şömine karşısında yahut kavurucu yaz güneşinde derin gölgeli bir ağacın dalları altında, deniz kıyısının kenarında okudukları acı dolu hikâyeleri, gerçek hayatta yaşayan birileri vardı. 

    Bu sebeple hikâyeler, bir yönüyle de paylaşmanın yüce hissini tattırır. Bizler, hikâye karakterlerinin hayatlarını kurgu dahi olsa okurken ‘öteki’ nin hikâyesini dinler gibi dinlemeyiz. Duyarsız ve ezberci kalamayız. Benzer hayatların hislerine ortak olur, o ortaklığın gereği tedbir almak için irâde ortaya koyarız. Öte yandan kıssadan hisse çıkartmak gibi bir tarafı da vardır hikâyelerin. Tesirli ve inşâ edicidir.

    Örneğin Sabahattin Ali’nin ‘Yeni Dünya’ hikâyesindeki ‘Yeni Dünya’ kişisinin hazin hayatı ve sonu, hangi yüreği acıtmaz? Yahut yine Sabahattin Ali’nin ‘Hasan Boğuldu’ hikâyesinde, hikâyenin yazılı olduğu sayfaların içine dalıp, her iki gencin de koluna girip ‘Hadi varın, bir çatı altında huzurluca bereketli yuvanız, boy boy bebeleriniz olsun.’ dememek için kendimizi zor tutarız.  Peyami Safa’nın ‘ Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda ‘Hasta Genç’in acılarını okurken kimin boğazından bir yudum su geçebilir?  Hâsılı edebiyat tarihinin sayfaları yüzlerce benzer örnekle doludur.

    Nasıl ki resim sergisine yahut bir tiyatro temsiline giderken en temiz ve güzel giysilerimizi giymek ister, bir tabloya ne kadar çok arzu etsek de tablonun zarar görmemesi için dokunmamamız gerektiğini bilir yahut sahnede oyununu sergileyen tiyatro oyuncusunun karşısında bir şey yiyip içmenin kabalığını bilir, su içmekten dahi imtina edersek aynı hassasiyet edebî metinleri, hikâye, roman, şiir kitaplarını okurken de gösterilmelidir.

    Bir tabloya dokunmama yahut tiyatro oyununu temsil ederken asla konuşmama, yememe ve içmeme hassasiyeti eserdeki hikâye saklı kalmakla beraber, ressamın yahut oyuncunun evvela bizzat şahsına verilen bir değerken, hikâyelerde söz konusu hassasiyet kurgu da olsa bizzat karakterin şahsınadır. Ve okur, ‘Senin hikâyen benim için çok kıymetli. Senin sesini, sayfalardaki satırlardan da olsa işitebiliyorum. Acın acımdır.’ diyebilmelidir. Örneğin,  insanın yüreğini dağlayan hikâyeleri okurken aynı zamanda keyif verici, eğlendirici hâl ve ortamların kitapla yan yana getirilerek fotoğraflanması, şeklin özü, sûretin aslı boğması ve koyu bir karanlığa gömmesi olur.

    Okur, hikâye ülkesinin acılı, kederli ya da mutlu insanları ile bir tür iletişime geçer, nev-i şahsına münhasır bir sohbet meclisi kurulur.  Böylece muhtemel ‘öteki’ kavramı ve algısı hiç doğmayarak edebî eser, okuru ile hakiki anlamda yekvücut olur. Değilse gönlü yaralı bir kişiyi kurmaca da olsa boynu bükük bırakmak işten dahi değildir.

    Zehra Âli YILMAZ

    Bu yazı toplam 844 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim