Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    SABIR, METANET VE SÖZÜNDE DURMAK

    13 Mart 2017 Pazartesi 15:46

    Müslümanlar Medine’de bir Yahudi kabilesinden (Nadiroğulları) daha kurtulduktan sonra, Necid bölgesindeki bazı kabilelerin Müslümanlara yaptıkları kötülüklerin hesabını sormak için harekete geçtiler. O bölgede davetçi olarak bulunan bazı Müslümanların şehit edilmesi Rasûlullah'ı bölge kabilelerine, özellikle Beni Luhyan, Beni Muharib ve Gatafan kabilesinden Beni Sa’lebe’ye karşı harekete sevk etmişti. Çünkü bu kabileler acımasızca Müslümanlara saldırıyor ve yollarını kesiyorlardı. Bu bedevi kabilelerin sinmeleri ve saldırılardan vazgeçmeleri için müslümanların bu saldırıları karşılıksız bırakmaması gerekiyordu. Şer odaklarının şımarıp azmalarının önü ancak onların anlayacağı dilden cevap verildiğinde alınabilmekteydi.

    Rasûlullah  (a.s) 400 kişilik bir kuvvetle Sa’lebe oğullarının yaşadığı Nahl diye anılan bölgeye iki günlük çetin bir yürüyüşten sonra vardı.

    Ebu Musa el-Eş’ari, bu seferin zorlu yürüyüşünü ve gazvenin adının neden “Zatü’r-Rika’ Gazvesi” olduğunu şöyle anlatıyor: “Biz Rasûlullah’la gazveye çıktığımızda altı kişi bir gruptuk bir tane devemiz vardı. Yürümekten benim tırnaklarım sökülmüştü... Ayaklarımızı eski çaputlarla sarıyorduk. Bunun üzerine ben buna (yamalı savaşı anlamına) “Zatü’r-Rika’ Gazvesi” dedim. (Zatü’r-Rika’nın bir yer adı olduğu da söylenmektedir.)

    Müslümanların geldiğini haber alan yağmacı kabileler dağlara saklandılar ve Müslümanları gözetlemeye başladılar. Mü’minlerin öğle namazını cemaatle kıldığını gördüklerinde ansızın bir baskın fırsatını kaçırdıklarını söylediler. Fakat ikindi vaktinde aynı fırsatı bir defa daha elde edebileceklerini düşündüler. Cebrail durumu Rasûlullah’a bildirdi ve bu konuda şu ayet nazil oldu.

    “Yolculuk yaptığınızda, inkâr edenlerin size bir kötülük yapmasından korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Çünkü inkârcılar size apaçık düşmandırlar. Sen içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir bölük seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Bunlar secde edince arkanıza geçsinler, namaz kılmayan öteki bölük gelsin seninle beraber namaz kılsınlar, tedbirlerini ve silahlarını da alsınlar. Zira inkâr edenler istediler ki, siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gaflet içinde olsanız da birden size bir baskın yapsalar. Eğer yağmur size bir eziyet verirse veya hasta iseniz, silahlarınızı bırakmanızda size bir sorumluluk yoktur ama korunma tedbirlerini alın. Doğrusu Allah inkârcılara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır. Namazı bitirdiğiniz zaman; ayakta iken, otururken ve yan yatarken Allah’ı zikredin. Güvende olduğunuz zaman, namazı tam kılın. Doğrusu namaz inananlara belirli vakitlerde farz kılınmıştır.” (Nisa/101-103)

    “Salât-ı Havf” (korku namazı) adı verilen bu namaz, ikindi namazında eda edilerek düşmana fırsat verilmemiştir. Bu gibi durumlarda edası gereken namazların tedbirli davranılarak eda edilmesine imkân sağlanmıştır. Düşman da beklediği fırsatı bulamayınca korkup geri çekilmiş. Sefer on beş gün kadar sürmüş, çatışma olmadan geri dönülmüştür.

    Müslümanlar bu küçük kabilelerin şerlerini bertaraf ederek, asıl büyük düşmanlarını karşılamak için hazırlıklara başladılar. Zira Uhud savaşında Kureyş’e verilen randevunun (Bedir’de karşılaşmak üzere Ebu Süfyan istekte bulunmuş, Müslümanlar da kabul etmişlerdi) vakti yaklaşmıştı.

    Zatü’r-Rika’ Gazvesinden çıkarılacak önemli dersler vardır: İslam daveti kolay değildir. Uğrunda çeşitli zahmetlere ve çilelere katlanmak gerekir. Mali imkânsızlık ve yokluk davete ve cihada engel değildir. Rasûlullah ve arkadaşları ayak tırnakları düşecek derecede zahmetli bir yolculuğa katlanarak davalarını ayakta tutmanın mücadelesini vermişlerdir. Seferin zaruri ihtiyacı binekten yoksun oldukları gibi, ayaklarına giyecek hiçbir şeyleri olmadığından eski elbise parçalarını ayaklarına sarıyorlardı. Bu durum onların davetlerini yavaşlatmalarına ve İslam düşmanlarına hak ettikleri dersi vermelerine engel olmuyordu. Müslüman oldukları andan itibaren yüklendikleri ilahi sorumluluğun büyüklüğünü unutmuyor, zorluklar karşısında sinmiyor ve gevşemiyorlardı. Bir diğer dikkat çekici durum namazın edasında gösterilen titizliktir. Böyle anlarda bile namaz, Müminlerin manevi silahı olarak tedbiri elden bırakmadan eda edilmesi gereken bir ibadettir. Bu günün Müslümanlarının en ufak bir mazerette terk ediverdikleri namazı, sahabe savaş ve korku ortamında bile asla terk etmiyor, Allah’ın onlara gösterdiği kolaylıklarla bir şekilde mutlaka eda ediyorlardı. Öyleyse hiçbir şey namazın kılınmasına engel olmamalıdır. Namaz hiç bir durum ve ortamda terk edilmemelidir. Fakirlikte-zenginlikte, seferde-hazarda, gençlikte-ihtiyarlıkta, sağlıkta-hastalıkta, meşguliyette-boşlukta, darlıkta-bollukta, barışta-savaşta, namaz ikame edilmeli ve Kur’an diliyle titizlikle korunmalıdır. Su bulamazsan teyemmüm ederek, sadece mescitte değil her yerde, yolculuktaysan kısaltarak ve birleştirerek, hastaysan oturarak yahut imayla, savaştaysan nöbetleşerek namazı kılacaksın. Allah sadece namazı emretmemiş, ona devam etmeyi, onu muhafaza etmeyi ve onun güçlüklerine sabretmeyi de emretmiştir. (Mearic 70/22-35, Mü’minûn 23/9 ve En’am 6/92)

    Namaz, tevhitten sonra ikinci farzdır. “İman eden kullarıma söyle namazı kılsınlar.” (İbrahim 14/31). Günde beş vakit namaz, Allah’ı birlemenin (tevhidin) eyleme dönüşmesidir. İlahları ve tağutları reddetmenin; Allah’ı tanımanın, O’nu sevmenin, O’ndan korkmanın, O’na saygı, ta’zim ve teslim olmanın imanî ve fiilî göstergesinin en yüksek noktasıdır namaz. Dinin direği, mü’minin miracı ve cennetin anahtarıdır namaz. Tekbir, tespih, dua, hamd, şükür, tövbe, istiğfar, niyaz, yalvarma, huşu, zikir, tefekkür namazın bir parçasını oluşturması bakımından tevhidin fiilî göstergesi durumundadır. Namaz, içinde bütün ibadetleri barındıran bir eylemdir. Namaz, iman ile küfrün arasında bir perde, Müslüman’ı kötülükten alıkoyan en önemli engel, Müslüman’ı Müslüman olmayandan ayıran en belirgin ölçüdür.

    “Muhakkak ki namaz, fahşâ  (iğrenç şeyler) ve münker (kötülükler)den vazgeçirir.” (Ankebut 29/45)

    “Yalnız O’na karşı gelmekten sakının; namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” (Rum 30/31)

    “Sizi cehenneme sokan nedir? “Biz namaz kılanlardan değildik” derler.” (Müddesir 74/42-43)

    (Bu yazımız namaz hususunda bir inceleme olmadığından namaz konusunda bilgi edinmek isteyen okuyucularımıza, Pınar Yayınlarından çıkan Abdullah Yıldız’a ait “Namaz (Bir Tevhit Eylemi)”, Denge Yayınlarından Hasan Büyür’e ait “Namaz Bilinci”, Risale Yayınlarından Hasan Turabi’ye ait “Namaz (Fert ve Toplum Hayatındaki Etkileri)” isimli eserleri okumalarını tavsiye ediyoruz.)

    Bu seferin dönüşünde Rasûlullah (s.a.v) Cabir İbn Abdullah’la yol boyunca sohbet ettiği rivayeti de bize, Rasûlullah’ın arkadaşlarına karşı ince bir ruh ve zarif nüktelerle ne derce derinden ilgi ve sevgi duyduğunu öğretmektedir. Arkadaşlarının ev problemiyle bile ilgilenmesi, onlara bir vesileyle mutlaka yardım etmesi onun insanlarla ilişkilerindeki zarafeti ve inceliğini göstermesi bakımından dikkate şayandır.

    Rasûlullah (s.a.v) bu seferle, saldırgan bedevi kabilelerinin direncini kırmış, onların müslümanlara karşı tutumlarını gözden geçirmelerini sağladıktan sonra, sözleşildiği üzere Mekkeli müşriklerle tekrar Bedir’de karşılaşmak için hazırlıklarını tamamlamıştır. Ebu Süfyan arzuladığı gibi bir hazırlık yapamamış olduğunu, Bedir yenilgisini ve Uhud’da tam istediğini yapamadığını düşünmüş olmalı ki ordusuyla birlikte Zehran bölgesine yaklaşınca geri dönmeye karar verdi ve: “Ey Kureyş! Sizin için harp verimli bir senede olmalıdır. Ağaçların yeşerdiği, süt içebildiğiniz bir sene sizin menfaatinizedir. Bu sene ise kurak bir senedir, ben dönüyorum, siz de dönün” dedi. Bunun üzerine Kureyşliler yapmayı planladıkları savaştan çekildiler.

    Müslümanlar tam hazırlık içinde ve kendilerine güvenerek Bedir kuyularına geldiler, karargâh kurdular. Dosta-düşmana sözlerinin eri olduklarını ve her hâl ve şartta mücadeleden kaçmayacaklarını gösterdiler. Sekiz gün orada Mekkelilerin gelmesini bekledikten sonra Bedir’de kurulan panayırda karlı alış verişler yaparak Medine’ye döndüler. Müslümanlar Uhud yenilgisinde kaybolur gibi olan prestijlerini ve konumlarını yeniden elde ettiler. Bu olaylardan sonra Medine’nin siyasi ve iktisadi durumu düzeldi. Kureyş’in bu karşılaşmadan korkması ve çekinmesi, Beni Nadir’in sürgün edilişi, içerdeki münafıkların ve bazı düşman kabilelerin seslerini kesmelerine ve müslümanlarla birlikte hareket etmelerine sebep oldu. Elde edilen ganimetlerle Muhacirler Ensara yük olmaktan kurtuldular. Ekonomik bağımsızlık, refah ve iktisadi gelişim elde ettiler.

    “Allah’a inananları ve O’na bağlananları, (Allah) kendi rahmetine ve bolluğuna kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru yola koyacaktır.” (Nisa 4/175)

    Bu yazı toplam 997 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim