Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    SAVAŞSIZ ZORLUK SEFERİ

    13 Aralık 2017 Çarşamba 12:40

    İslam ordusunun, sıcak sonbahar mevsiminde Tebük’e doğru yol alırken uğradığı meşakkat ve zorluklar bazen takati aşar boyutlara varıyordu. Yiyecekleri hurma ve arpadan ibaret olan İslam askerlerinin bu yiyeceklerine de kurt düşmüştü. Bir hurma iki asker tarafından bölünüp yeniliyor, üstüne su içilerek idare ediliyordu. Bazan da su sıkıntısı hat safhaya varıyordu ki zaten kısıtlı olan binek develeri kesilip bağırsaklarından çıkan suyu içilmek zorunda kalınıyordu.

    Bu seferde, öğle namazı ile ikindi namazı birleştirilerek, bazı günler öğle ikindi ile bazen da ikindi öğle ile edâ ediliyordu. Akşam namazı da yatsı namazıyla birleştiriliyordu.

    Gerçekten büyük sıkıntılara katlanan mü’minlerin, bu zorluklara dayanamayan ve güvenleri az da olsa sarsılanların durumunu Allah şöyle bildirmektedir: “And olsun ki Allah, peygamberi ve o güçlük saatinde (saatü’l usre) ona uyan muhacirleri ve ensarı affetti. O zaman içlerinden bir kısmının kalpleri kaymaya yüz tutmuş iken, yine de onların tövbesini kabul buyurdu. Çünkü O, onlara çok şefkatli, çok merhametlidir.” (9/117). Mü’minler, güçlüğe ve zorluğa dayandıkları sürece Allah’ın kendilerinin yanında olduğunu ve bağışlanıp derecelerinin yükseltildiğini bilmelidirler.

    İslam ordusu, Salih Peygamber’in kavmi Semud’un yaşadığı ve sonra azaba uğratılarak yok edildiği Hicr yöresine gelince Rasûlullah (s.a.v.): “Burası kaçılacak bir vadidir.” buyurdu. Süratle vadi geçildi. Bu bölgeden su alınmamasını ve alınan suların herhangi bir şekilde kullanılmamasını ve yalnız gezilmemesini isteyen Rasûlullah, ordunun başına gelebilecek felaketleri önlemek istiyordu. Nitekim iki kişi bu emri dinlememiş, yalnız dolaşmaya çıkmışlardı. Birini sert esen bir rüzgâr alıp götürmüş, diğeri de kum yığınına batarak kumda boğulmuştur. İbret dolu gözlerle Semud’un kalıntılarını izledikten sonra: “Sakın ola ki siz peygamberinizden mucizeler göstermesini istemeyiniz!” buyuran Allah Rasûlü, Salih peygamberin başından geçenleri anlatarak, hem mucize isteyip hem de buna inanmayanların akıbetine işaret ederek mü’minleri bu konuda uyardı. Buna rağmen susuzluğu bahane eden bazı münafıklar: “Eğer Muhammed, gerçekten peygamber olsaydı, Musa gibi Allah’tan dileyip yağmur yağdırırdı” demekten kendilerini alıkoyamadılar. Çekilen sıkıntıya dayanmak yerine, Rasûlullah’ın peygamberliği hakkında tereddüt uyandıracak ithamlarda bulundular.

    Bu sözler Rasûlullah’a ulaşınca: “Rabbinizin sizi yağmurla sulayacağını umarım.” buyurarak çevresindeki Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi sahabelerin dua etmesini istedi. Duadan sonra ordunun bütün su ihtiyacını karşılayacak derecede yağmur yağdı. Rasûlullah, bu olaya mucizemdir diyerek sahiplenmek yerine: “Şehadet ederim ki ben, Allah’ın elçisiyim” uyarısında bulunuyordu. Bazısı bu olaya “Bu bir mucizedir.” derken bazısı da “Geçip gitmekte olan bir buluttu o kadar.” diyordu.

    Bu arada binek hayvanının yürümemesi sebebiyle gerilerde kalan Ebu Zer el-Gıfarî, yaya olarak orduya yetişti. Onun yalnız başına orduya yetişmesinden dolayı Rasûlullah: “Allah selamet versin. Ebu Zer yalnız yaşar, yalnız ölür, yalnız başına diriltilir.” buyurur. Ebu Zer, sonraları Rebeze denilen yerde mecburi ikamete tabi tutulur, orada yalnız başına ölür, cenazesini yoldan geçen küçük bir Müslüman grup defneder. Ebu Zer ordunun gerisinde kalınca devesini bırakır, yaya olarak yoluna devam eder. Susuz kalmıştır, araştırmaları sonucu bulduğu suyu dostu Allah Rasûlü’nün de susuz olduğunu düşünerek içmez, bir kaba doldurarak O’na götürür.

    Biz Tebük Seferi’ni anlatırken münafıkların olumsuzluklarından oldukça çok bahsettik. Fakat şu iyi bilinmelidir ki mü’minlerin İslam’a ve Rasûlullah’a sevgileri, muhabbetleri ve imanlarını ifade eden davranışları anlatmakla bitmez. Ordu bir yerde konaklamış dururken bir süvarinin yaklaştığı söylendiğinde Rasûlullah “Ebu Hayseme olmasın” diyerek, dostunun bu katılımıyla elde edeceği mükâfatın müjdesini herkese anlatmak istedi.

    Çünkü Ebu Hayseme geçerli hiçbir mazereti olmadığı halde orduya katılmamış ve geride kalmıştı. Fakat halis Müslümanlardandı. Ordu hareket edeli günler olmuştu. Sıcak bir günde bahçesine gitmiş, hanımı bahçedeki çardağı su ile serinletmiş kendisi için yemek hazırlamıştı. Böyle sıcak bir günde bu manzara onun kendi kendine “Allah’ın Rasulü bu sıcakta yol tepiyorken, Ebu Hayseme, serin gölgelikte, hazır yemekler karşısında, güzel karısı yanında, malıyla mülküyle baş başa. Olacak şey değil bu” demesine sebep oldu. Hemen kararını verdi: “Allah’a yemin ederim ki sizin gölgeliklerinize ayak basmaktansa Rasûlullah’a ulaşmaya çalışacağım. Yolluğumu hazırlayın” deyip devesine bindiği gibi yola koyuldu. Şimdi Tebük’te Rasûlullah’ın huzurunda idi. Rasûlullah’ın Müslümanlarla birlikte hareket etmemenin, samimi de olsa Müslüman için ne denli bir felaket olduğunu açıklayan şu sözlerine muhatap oldu: “Ey Ebu Hayseme, az kaldı helak olacaktın.” Müslüman’ın müslümanla hareket etmemesi, onun felaketi ve mahvolması demektir.

    Yorucu ve sıkıntılı bir yolculuktan sonra Tebük’e ulaşan İslam ordusunun karşısına herhangi bir güç çıkmadı veya çıkamadı. Bizans’ın saldıracağı ile ilgili Nebatî tüccarlarının haberleri ya asılsızdı ya da bu bölgedeki normal askeri grupların hareketi, saldırıya hazırlık olarak algılanmıştı. Belki de Mute’de 200 bin Rum ve Arap savaşçısıyla savaşmış 3 bin kişilik kuvvetin yaptıkları hatırlanınca 30 bin kişinin karşısına çıkma cesaretinde bulunulamamıştır.

    Müslümanların amacı ille de savaş olmadığından İslam’ın tebliğinin ve varlığının ortaya konulmasıyla elde edilecek kazanç onlar için yeterlidir. Bu yüzden Tebük’te 20 gün kadar kalınarak Bizans İmparatorluğu’nun sınırlarında askeri ve siyasi gövde gösterisinde bulunmak suretiyle, Rumların etkisini dolaylı veya dolaysız hisseden Arap kabilelerinin İslam’ın etki alanına sokulmasıyla yetinildi.

    Bizans İmparatorluğunun uydusu olan ve Hıristiyanlığı benimsemiş Eyle Kabilesinin reisi Yuhanna bin Rû’be’yi anlaşma yapmak için çağıran Rasûlullah, 300 dinar cizye karşılığında onunla himaye ve eman anlaşması yaptı. Karşısına boynunda haç takılı olduğu halde çıkan Yuhanna ile şu güvenlik anlaşmasını yaptı:

    “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla,

    Bu Allah’ın ve Rasûlü Muhammed’in Yuhanna bin Rû’be’ye Eyle halkı için tanımış olduğu bir emandır. Onların gemileri, kervanları, karada ve denizde, Allah’ın ve Peygamber’in zimmetinde (koruması altında)dir. Bu Şam halkı, Yemen halkı, Bahreyn halkı ve onlarla birlikte olan herkesi kapsar. Onlardan birisi kötü bir işe başvurursa onun malı kendisini kurtarmaz. Kendi halinde olan kimseyi, karada ve denizde nereye giderse onu engellemek helal değildir.” Bu emandan da görüldüğü gibi Müslümanlar herkese tam bir seyahat ve teşebbüs hürriyeti ve güvenliği sağlamaktadır. Antlaşma sonunda Rasûlullah (s.a.v.) kendi hırkasını akdi gerçekleştirene (Eyle halkına)  anlaşmanın bir nişanesi olması için hediye etti.

    Yine bu arada Şam beldelerinden birine üç mil mesafede olan Cerba ve Ezrah kentlerinin halkı yıllık yüz altın vermek üzere eman istediler. Allah Rasûlü onlara şöyle bir ahitname verdi: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla... Bu yazı Allah’ın Nebisi ve Rasûlü Muhammed tarafından Ezrah halkına verilen garanti güvenlik belgesidir ki, onlar, Allah’ın ve Rasûlü’nün kendilerine tanıdığı bir emniyet altındadırlar. Her Recep ayında yüz dinar vermek onların borcudur. Bu güvenlik belgesi, ona vefa gösterilmek üzere kendisinden iyi sonuçlar umularak verilmiştir. Allah, onlara adalet ve Müslümanlara ihsan etmeye kefildir. Müslüman olup da korkusundan onlara sığınanlara da kefildir.”

    Bu bölgenin Müslümanlar için en tehlikeli sınırı sayılan Dümetü’l-Cendel bölgesine askeri ve siyasi yönden müdahale yapılmaz ise yapılan anlaşmalar ve buralara kadar zorluklarla gerçekleştirilen sefer boşa gidebilirdi. Ayrıca buraların emiri Ukeydir bin Abdulmelik Hıristiyan olduğu için Roma İmparatorluğunun yardımıyla saldırıya geçme ihtimali de söz konusudur. Bu yüzden saldırıya müdahale yapılmalıydı. Rasûlullah, Halid bin Velid’i beş yüz kadar süvariyle birlikte Dümetü’l Cendel’in reisi Ukeydir’in üzerine gönderdi. Ukeydir, kardeşi Hassan ve bazı akrabalarıyla avlanırken yakalandı. Halid bin Velid onu Medine’ye getirdi. Rasûlullah cizye üzere onunla barış yaptı. Bazı rivayetlerde Müslüman olduğu ve Müslüman müttefiklere katıldığı anlatılmaktadır.

    Tebük mevkiinde işler yoluna konulduktan sonra ya Şam üzerine yürünecek ya da Medine’ye dönülecekti. Bu, müzakere edildi. Hz. Ömer’in;  “Ya Rasûlullah! Suriye’de düşmanın miktarı büyük, kuvveti çok. Müslümanlardan ise eser yok. Zaten sizin bu kadar yaklaşmanız onlara dehşet verdi. Bu sene bu kadarla yetinelim, bakalım ilerde Allah ne gösterir?” demesi ve Şam’da veba hastalığı olduğunun duyulmasıyla Medine’ye dönülme kararı alındı. Rasûlullah da; “Taun (Veba) olan beldeye girmeyiniz.” buyurarak, bu hastalığın bulaşıcılığını bildirdi ve: “Bir yerde veba görülürse, siz de orada iseniz, sakın oradan çıkmayınız” diyerek karantina yöntemini öğütledi.

    Medine’ye yaklaşıldığı bir sırada Rasûlullah şu önemli açıklamada bulundu: “Medine’de öyle gruplar var ki, gittiğiniz hiç bir yer ve geçtiğiniz hiç bir vadi söz konusu değildir ki, onlar da sizinle birlikte oraya gitmiş, o vadileri geçmiş olmasınlar.” Bunun nasıl mümkün olacağını soranlara: “Onları mazeretleri Medine’de alıkoymuştu.” Yani bedenleri Medine’de olmasına rağmen ruhları ve gönülleri gece-gündüz ordu ile birlikte olan ihtiyar, güçsüz ve fakir Müslümanlar vardır. Onların Medine’de kalması kınanmamalı ve töhmet altına alınarak psikolojik baskı kurulmamalıdır. Allah zaten böylelerini savaştan muaf tutmuştu; “Allah ve Rasûlü adına nasihat ettikleri takdirde ne zayıflara, ne de ihtiyarlara ne de verecek bir şey bulamayan yoksullara savaştan geri kalmaktan dolayı bir günah yoktur. Allah bağışlayan ve merhamet edendir.” (9/91).

    Kendisi ordu ile olduğu halde kalpleri Müslümanlarla olmayan münafıkların ise orduya katılmakla nifakları artmaktadır. Bunların orduda bulunmasının orduya yarardan çok zararları dokunmaktadır ve dokunacaktır: “Aranızda savaşa çıkmış olsalardı, ancak sizi bozmaya çalışırlar ve fitneye düşürmek için aranıza sokulurlardı. İçinizde onların laflarına kanacaklar da vardı. Allah, o zalimleri iyi bilir.” (9/47)  ayeti, münafıkların zararlarını ve fitnelerinden dolayı Müslümanlardan bazıların aldanabileceklerini haber veriyor. Müslümanların münafık fitnesine karşı uyanık olması isteniyor.

    Bu savaşsız ama zorluk seferinden dönüşünde Rasûlullah, Medine’yi uzaktan gördüğünde: “İşte Tâbe!” (yani işte temiz şehir) dedi. Sevgisini hasretini şu sözlerle sürdürdü: “İşte Uhud. O bizi sever, biz de onu severiz.” O Rasül ki dağı, taşı, toprağı sevdiğini ve onlar tarafından sevildiğini söylüyor. İşte cansız varlıklara bile bir değer atfeden ve tabiatla barışık insan. Bunda almamız gereken dersler bulunmuyor mu? O, cansız varlıkları dahi seviyor, biz ise, Müslüman kardeşimizi, eşimizi ve dostumuzu ne kadar seviyoruz ve onlara ne kadar değer veriyoruz? Sorgulamamız gereken ne kadar çok yanımız var.

     

    Bu yazı toplam 898 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim