Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    ŞER İTTİFAKI

    19 Mart 2017 Pazar 18:36

     

     

    Hicretin beşinci yılında, Uhud yenilgisinden sonra kaybolur gibi olan prestijlerini müslümanlar, Medine etrafına gönderdikleri seriyye ve gazvelerle, içerde ise Yahudi kabilelerini etkisiz hale getirmekle yeniden kazanmışlardı.

    Rasûlullah (s.a.v.) Zatu’r-Rika’ Gazvesi ile Medine’nin güneyine otoritesini kabul ettirmiş, sözleşilen zamanda Bedir’e gelmeyen Kureyş kabilesine de gücünü ispat etmişti. Yahudi Beni Nadir kabilesinin sürgün edilişi ise içteki münafıkların sesini iyice kesmelerini ve Müslümanlarla birlikte hareket etmelerini sağlamıştı. Elde edilen siyasi etkinlik ve kazanılan ganimetler ekonomik rahatlık getirmişti.

    Rasûlullah (a.s) İslam’ın etkinliğini Medine’nin kuzeyine de ulaştırmak için Hicaz ile Şam’ın ortalarında bir yerde bulunan Dûmetu’l-Cendel bölgesine sefer düzenledi. Buralarda bazı kabilelerin asker toplayıp, ordu düzenlemek için şüpheli faaliyetler yaptığı haberleri üzerine, bin kişilik bir orduyla harekete geçti. Ticaret yollarının geçtiği bu yerin diğer bir özelliği de burada yağmacılığın yaygın olmasıydı. Buranın kabileleri Bizans imparatorundan başka kimseden çekinmezlerdi. Buradan daha kuzeyde bulunan Şam ve civarı Bizans’a bağlı idi.

    Medine’ye 15 günlük mesafede bulunan bu bölgeye Müslümanlar, gece yürüyerek gündüz saklanarak, kılavuz aracılığı ile kazasız belasız vardılar. Düşmanı ani bir baskınla dağıttılar ve kaçırdılar. Müslümanlar ilk defa o günün en güçlü imparatorluğunun (Bizans’ın) sınırına dayandılar. Hıristiyan Bizans toplumu, İslam’dan ve Rasûlullah’tan söz etmeye bu vesileyle başladı.

    Müslümanlar birkaç gün burada konakladıktan ve sağa-sola müfrezeler gönderdikten sonra ganimetlerle (hayvan sürüsü) Medine’ye döndüler.

    Müslümanların son zamanlarda gerçekleştirdikleri hareketler birçok mihrakın harekete geçmesini sağladı. Daha önce ihanetleri sebebiyle Medine’den sürülen Yahudilerden Huyey bin Ahtab başkanlığında bir heyetin Mekke’ye gitmesiyle şer ittifakın çekirdeği oluşturuldu. Teker teker savaştıklarında Müslümanlarla baş edemeyeceklerini anlayan küfür toplulukları, birlikte hareket etmek için karar aldılar. Daha önce müşriklerden hazzetmediklerini ve tevhidin bayraktarlığını yaptıklarını iddia eden Yahudiler, Müslümanların tevhidini boğmak için müşriklerle işbirliği yaparak, onları Medine üzerine saldırtmak için çaba sarf etmeye başladılar. Bu çaba Müslümanlardan şikâyeti olan herkesi harekete geçirmek için bulunmaz bir fırsat gibi görünüyordu. Kureyş, daha önce karşılaşmaktan çekindikleri Müslümanların üzerine böyle bir ittifakla gitmeyi ganimet bilerek bu tezgâhın başrolüne soyunmakta gecikmedi, çekinmedi.

    Kureyş ileri gelenleri Yahudileri az çok tanıdıklarından onlara şunu sormayı da ihmal etmediler: "Ey Yahudi grubu, siz bizimle Muhammed arasındaki ihtilafın ne olduğunu bilen ilk ehli kitapsınız, acaba bizim dinimiz mi, yoksa O’nun dini mi iyidir?" Müşriklere karşı tevhidi yaymaya çalıştıklarını iddia eden Yahudilerin cevabı ise "Hayır sizin dininiz onların dininden daha iyi ve üstündür, sizler onlardan daha çok hakka yakınsınız" oldu. Allah, bu putperest ve Yahudi ittifakını haber vererek hakkın ve üstünlüğün kimde olduğunu açıkça bildirmiştir:

    "Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? (Baksana onlar) azgına (tağuta) ve puta inanıp inkâr edenlere, "onların, inananlardan daha doğru yolda olduklarını" söylüyorlar, işte bunlar, Allah’ın lanetlediği insanlardır. Allah kime lanet ederse, ona bir yardımcı bulamazsın." (Nisa 4/51-52)

    Kureyş, hem Yahudilerden duyduklarına hem de bekledikleri fırsatı ellerine geçireceğine inandıkları bu işbirliği teklifine sıcak bakarak hemen hazırlıklara başladı.

    Yahudi heyeti, Kureyş’ten ayrılıp Beni Gatafan’a gittiler. Zira Beni Gatafan Müslümanlara düşmanlıkta ün yapmıştı. Yahudiler, Gatafanlılara:" Kureyş saldırıya hazırlandı, şimdiye kadar görünürde tarafsız kalan ya da Muhammed ile antlaşma yapmış olan Yahudi taifeleri de bu savaşta onlara destek olacaklarına kesin söz verdi" dediler. Hayber’in yıllık hasadından da pay vermeyi vaat ettiler. Bunun üzerine Beni Gatafan da savaşa hazırlandı. Kureyş ve Beni Gatafan, ahitleştikleri ve dayanışma içinde oldukları kabileleri de yardıma çağırdılar.

    Kureyş 4000 savaşçı, 300 at ve 1500 deve ile Mekke’den hareket etti. Beni Fezare çok sayıda savaşçı, bin deve; Mürre 400, Eşca 400, Beni Süleym 700, Beni Kays, Beni Sa’d, Beni Esed gibi birçok taife onlara katılarak Medine’ye doğru yürüyüşe geçti. Sayıları 10.000’e varan bu toplama orduya "ahzab" (parti -hizb yani gruplardan oluşanlar) ordusu adı verilmiştir. Ordunun başında Ebû Sufyan vardı. Kureyş bayrağı, Kâbe perdedarı Osman bin Talha’daydı. Onun babası Uhud savaşı bayraktarıyken Hz. Ali tarafından öldürülmüştü.

    O dönemin Arabistan ölçeğinde meydana gelmesi çok zor bir ordunun toplanıp Medine’ye yürümesi Müslümanlar açısından en nazik ânı oluşturmaktaydı. Bunun insanlık tarihinin ve İslam’ın da en kritik ânı olduğunda şüphe yoktur. Müslümanlar canlarıyla, mallarıyla, evlatlarıyla ve eşleriyle birlikte çepeçevre sarılmak üzereydiler. İçerdeki münafıkların ve Yahudilerin durumu ise belirsizdi. Yahudilerin ihanet etmeleri için kandırılmaları ise, gözden uzak bir ihtimal değildi. Uhud’da 3 bin kişilik orduya yenilen Müslümanlar, şimdi 10 bin kişilik gözü pek, cesur bedevi savaşçılardan oluşan ve Yahudilerin de mali ve psikolojik desteğine sahip koca orduyla nasıl başa çıkacaklardı? Ani bir saldırı olsaydı Müslümanlar için bir felaket olabilirdi. Ancak Rasûlullah (s.a.v)’ın durumdan baştan beri haberi vardı. O’nun her kabilede düşmanlarının hareketlerini kendisine bildirecek adamları ve İslam’a sempati duyan insanlar mevcuttu. Onlar gelişen olayları Rasûlullah’a haber verirlerdi. Vaziyet çok ümitsiz görünmesine karşılık morallerin yüksek tutulması ve alınabilecek azami tedbirlerin alınması için süratle hazırlıklara başlandı.

    İstişare sonucu Salmân-i Fârisî’nin Medine etrafına hendekler kazılması fikri tatbikata geçirildi. Düşman şehre ulaşmadan önce Müslümanlar 6 gün, geceli-gündüz yoğun bir çalışmayla Medine’nin kuzeyine hendek kazmışlar ve Sel Dağı’nı arkalarına alarak hendeği 3 bin kişilik bir orduyla korumaya hazır hale getirmişlerdi. Medine’nin güneyinde bahçeler, doğusunda ve batısında ise büyük bir ordunun geçmesine imkân vermeyen kayalıklar bulunuyordu. Saldırıya en açık yer kuzeydi. Kuzey de dört metre eninde derin bir hendek kazılıp içi suyla dolduruldu.

    O yıl kurak geçmişti. Mevsim kıştı. Münafıklar zorluk çıkarıyor, imanı zayıf olanlar, gelen sıkıntı sebebiyle Rasûlullah’a seslerini yükseltiyor, O’nu töhmet altına almaya çalışıyorlardı. Allah Rasûlü ve müminler ise morallerini yüksek tutarak, zaferden emin bir görüntü çiziyorlardı. Görünür şartlarda zafer için hiçbir iz ve işaret görünmese de, ayetler ve Rasûlullah’ın sözleri önceki savaşlardan daha kesin ve güvenli bir zafere işaret ediyordu. Hendek kazımında Münafıklar da çalışıyor, fakat çeşitli bahaneler ileri sürerek, Rasûlullah’tan izin almadan "işimiz var". Diyerek ayrılıyorlardı.

    “Onlardan bir topluluk da “Evlerimiz açıktır” diyerek Peygamber’den izin istiyordu. Oysa onların evleri açık değildi. Sadece kaçmak istiyorlardı. (Ahzab 33/13)

    "Müminler o kimselerdir ki,  Allah’a ve Peygamber’ine inanmışlardır. İçtimaî bir iş üzere Allah Rasûlü ile beraber bulundukları zaman O’ndan izin almadan gitmezler. (Ey Muhammed) senden izin alanlar, işte onlar Allah’a ve Rasûlü’ne inanan kimselerdir." (Nur 24/62)

    “İçinizden yekdiğerini siper ederek sıvışıp gidenleri muhakkak Allah biliyor. Artık O’nun emrinden uzaklaşıp gidenler, kendilerine (dünyada) bir fitne (ve bela) çarpmasından yahut (ahirette) onlara pek acıklı bir azap (gelip) çatmasından çekinsinler.” (Nur 24/63)

    Müslümanların zorluk zamanlarında ve birlikte hareket edilmesi gereken yerlerde zorluk çıkarmanın, ayak sürümenin, görevden kaçmanın mü’minlikle bağdaşmayacağı açıklanmış, böyle davranışların münafıklık alameti olduğu hatırlatılmıştır.

    Bu gibi durumlarda mü’min her aldığı görevi gücünün yettiği ölçüde yerine getirir; birlikte hareket ederek müslümanları zora sokacak davranışlardan kaçınır.

    Rasûlullah (s.a.v.) bizzat hendek kazımında çalışıyor, çalışmaları denetliyor ve arkadaşlarının moralini yüksek tutmaya çalışıyordu. Toprak taşırken şöyle diyordu:

    “Hidayet etmemiş olsaydın bize,

    Ne iman eder, ne de namaz kılardık.

    İstemediğimiz fitneye düşürmek için,

    Saldırdıklarında üstümüze, sekinet indir,

    Katından katından kalplerimize!

    Kaydırma ayaklarımızı,

    Onlarla yüz yüze geldiğimizde.

    Yine Rasûlullah (a.s), soğuk bir kuşluk vakti, çalışan müslümanlara şöyle dua ediyordu: “Ya Rab! Dirlik ve yaşamak, ahiret dirliğidir, Ensar ve Muhacire mağfiret et. (Onlar İslam birliğidir.).” Bu duayı duyan müslümanlar da O’na şu sözlerle karşılık veriyordu: “Yaşadıkça biz, cihat etmek üzere Muhammed’e söz vermişiz!” Medine en çetin günlerini yaşıyordu. Hava soğuktu, açlık ve kıtlık vardı. Fakat Rasûlü’n güven dolu sözleri,  ısınmalarına ve geleceğe ümitle bakmalarına yetiyordu. Müslümanlar, 60 yaşına yaklaşan peygamberlerinin de açlığı hissetmemek için karnına taş bağlayıp herkes gibi kazmayla çalıştığını, çalışmakta zorlananların yardımına koştuğunu gördükçe, imanları ve ümitleri artıyordu.

    Bazı tarihçilerin rivayetlerine göre; Hendek kazılırken rastlanan bir kayayı sahabe çıkaramamış, Rasûlullah (s.a.v) çıkarmıştı. Kayaya indirdiği darbelerden çıkan kıvılcımları yorumlamış; ilkinin Yemen’in, ikincisinin Şam ve Mağribin, üçüncüsünün İran ve doğunun fethedileceğinin müjdesi olarak haber vermişti. Bu, müminlerin imanını artırırken münafıkların ve kalplerinde hastalık olanların alay etmelerine neden olmuştu:

    "O, sizi batıl ile müjdelemektedir. Yesrib’deyken (Medine’deyken) Hire saraylarını, Kisra kentlerini görüp, onları fethettiği iddiasına şaşmıyor musunuz? Hâlbuki siz şimdi hendek kazıp kaza-i hacet (tuvalete gitmek)’ten bile acizsiniz."

    Allah bu konuda "Münafıklar ve kalplerinde hastalık olanlar, ‘Allah ve Peygamberi bize sadece kuru vaatlerde bulundu’, diyorlardı." (Ahzab 33/12) buyurarak geleceği haber vermiştir.  Tarih, münafıkları değil, Allah’ı ve Rasulü’nü doğrular şekilde gerçekleşmiştir. Müslümanlar bundan kısa süre sonra vaat edilen yerlerin hepsini fethetmişlerdir.

     

    Bu yazı toplam 879 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim