Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    SON RASÜL’ÜN SON ANLARI

    27 Mayıs 2018 Pazar 15:10

    Rasûlullah, güneş takvimine göre 632 yılı Mayıs ayının son günlerinde, ay takvimi ve hicrete göre hicretin 11. yılı Sefer ayının son günlerinde rahatsızlandı. Rasûlullah’ın vefat edeceğinin işaretleri birçok olayda ve ayette anlaşılmaya başlanmıştı, fakat yine kimse bunun hemen gerçekleşeceğini bilemezdi. Ayetler dinin tamamlandığını bildiriyor, Rasûlullah bir daha hacda bulunamamaktan söz ediyordu.

    Rasûlullah bir gece, anılan bu tarihlerde hizmetçisi Ebu Muveyhibe’ye: Ey Ebu Muveyhibe, Baki (mezarlık) ehline istiğfar etmek için görevlendirildim” diyerek onu da yanına alarak Baki mezarlığına gitti. “Selam olsun size ey mezarlık sakinleri, halkın müptela olduğu karışıklıklardan güvendesiniz. Yakında meydana gelecek fitnelerden Allah sizi kurtardı. O fitneler ki, karanlık gecelerin zulmeti gibi birbirini takip edecek ve sonu öncekinden beter olacaktır.” diyerek iman ile ölmenin kıymetini ve insanların duçar olacakları fitnelerin fenalığını haber verdi. Ve dönüp yol arkadaşına: Ey Ebu Muveyhibe, dünya hazineleri ve ebedi hayat anahtarını daha sonra da Cenneti bana getirdiler, bunlardan birini seçmemi istediler. Ben Rabbime kavuşmayı ve Cenneti seçtim.” buyurdu.

     Rasûlullah kısa, süre önce de ashabının ileri gelenlerinin bulunduğu bir ortamda şöyle konuşmuştu: “Ey Ashab! (arkadaşlar) En yüce dosta dönüş zamanı yaklaşmıştır. Size takvayı tavsiye ederim. Sizi Allah’a ısmarlarım. Ben müjdeci olduğum gibi korkutucuyum. Allah’ın mülkünde, kullarına azamet ve büyüklükte bulunmayınız. Çünkü Allah, Kur’an’da şöyle buyurmuştur: “Şu ahiret yurdunu (Cenneti), yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Akıbet (sonuç) Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.”(28/83). Bu konuşmalarla Rasûlullah hem müslümanları ölümüne hazırlıyor, hem de son tavsiyeleriyle her an elçilik vazifesini ifaya çalışıyordu.

    Baki mezarlığından dönerken yakalandığı ve baş ağrısı şeklinde başlayıp yüksek ateşle devam eden hastalığı süresince de ortaya koymuş olduğu davranışlar ve konuşmalar, onun peygamberlik alâmetlerindendir. O’nun bütün hayatı ve getirdiği her şey risaletinin işaretleriyle doludur. Fakat ölüme bir adım kala ve şiddetli ızdıraplar içindeyken yaptıkları peygamberliğinin en önemli kanıtlarındandır. Çünkü ölüm insan için büyük bir olaydır, onun etkisinin ağırlığı insanların gerçek yüzlerini ortaya çıkartır.

    Gerçi Rasûlullah insana ağır gelecek birçok ağır imtihandan geçmişti. Daha doğmadan babasız kalmış, öksüz büyümüş, küçük yaşta annesini, dedesini kaybetmiş, erkek çocuklarını daha küçüklerken, kızlarını ise Fatıma dışında genç yaşlarına rağmen kendi elleriyle toprağa vererek evlat acısının her türlüsünü tatmış, savaş meydanlarında ise en sevdiklerini kaybetmişti. Bunca acıya katlanarak Rabbine olan bağlılığından hiçbir taviz vermeyen, ibadetinde devamlı olan ve duasında sitemkar bile olmayan Allah Rasûlü’nün ne kadar şiddetli olursa olsun ölüm hastalığında da ortaya koyacağı davranışlar belliydi. Başa gelene isyan etmeden katlanmak, vazifeyi gereği gibi sürdürmek.

    Rasûlullah’ın başı o kadar şiddetli ağrıyordu ki kendisinin de başının ağrıdığını söyleyen Hz. Aişe’ye: “Ey Aişe! Senin başının ağrısı geçer gider. Baş ağrısı, benim başımın ağrısı” diyordu. Bu hastalığın kendisiyle birlikte gideceğini ima ediyordu. Hastalık günlerini Hz. Aişe’nin odasında geçirme isteğini diğer hanımları itirazsız kabul etmişlerdi.

    Hastalığını odasında geçirdiği Hz. Aişe Rasûlullah’ın hastalığı ile ilgili bilgileri bize ayrıntılı bir şekilde rivayet etmiştir: “Ömrümde Hz. Peygamber’in hastalığı gibi şiddetli bir hastalık görmedim. Hatta bir gün ızdırabı o kadar çoktu ki yatağında bir o tarafa bir bu tarafa dönerek elemini açıkladı.” Ben: “Ya Rasûlallah! Bizden biri böyle yapsaydı, tekdir ederdiniz” deme küstahlığını gösterdim. Bana dedi ki: “Ey Aişe! Mü’minin hastalığı şiddetli olur. Bu da derecesinin yükselmesine ve günahının af olmasına sebep olur.”

    Rasûlullah’ın başına gelen belalara sitem etmediğini Ebu Said Hudrî’nin şu rivayetinden de öğreniyoruz: “Hz. Peygamber hummaya tutulmuştu. Hararetinin şiddetinden elimi mübarek vücuduna dokunduramadım. Subhanallah diyerek şaşkınlığımı gizleyemedim. Hz. Peygamber: “Ey Eba Said! Belânın en şiddetlisi peygamberlere isabet eder. Belaları arttıkça ecir ve mükâfatları da kat kat artar. Peygamberler musibet ile ferahlanır. Ama siz ihsanlarla memnun olursunuz.” dedi.

    Rasûlullah bütün ağrılarına ve sızılarına rağmen namazlarını mescitte kılıyor, cemaate imam oluyordu. Hastalığının tedavisi için uyguladığı yöntem bu günün tıbbı tarafından da önerilen yöntemdir. Ateşli hastanın ateşinin düşürülmesi gerekir. O gün bunun için en iyi yöntem soğuk suyla yıkanmak olabilirdi. O da bunu yaptı. Yedi ayrı kuyudan getirdiği suyla yıkandı. Bu ferahlamasına sebep oldu. Bunu fırsat bilerek Fadl bin Abbas ve Hz. Ali’nin desteği ile mescitteki minbere çıktı, oturdu. Zorlukla da olsa, sorması gereken soruları vardı insanlara: “Ey insanlar! Ben kendisinden başka ilah olmayan Allah’ı sizin karşınızda takdis ediyorum. Sizlerden birisinin benim üzerimde hakkı varsa, işte ben hazırım. Eğer birinin sırtına vurmuşsam, işte sırtım. Her kimin varsa alacağı işte malım, gelsin alsın ki, ben zorbalık yapan biri değilim. Sizlerden en sevdiğim kimse hakkı olup da benden alan, ya da bana helal edendir. Böylece Allah’a kavuştuğumda ruhum ferahlık içinde olur.” buyurdu.

    Bu sözleri duyan hangi insan göz pınarlarına hâkim olabilir. İşte budur inandığını yaşamak, inandığına hazırlanmak, her şeyin hesabının verileceği güne lekesiz gitmek.

    Bakalım Allah Rasûlü, zorlu yaşam ve bunca mücadele şartlarında kimden ne almış da vermemiş ve kimi nasıl incitmiştir. Bütün hayatını ve malını insanlar için harcayan bu eşsiz kişiden alacaklı kimse çıkabilir miydi?

    Rasûlullah sözünün cevabını ısrarla bekliyordu. Halk ise utanıyor onun yüzüne bile bakamıyordu. Rasûlullah bu bekleyişten sonra minberden indi. Öğle namazını kıldı yine yardımla minbere oturdu. Sözlerini tekrarladı. Olay ciddiydi ve cevap verilmesi gerekiyordu.

    Biri kendisinden üç dirhem alacağı olduğunu söyledi. Bu borcun nasıl olduğu ise borçtan daha müthiş bir manzarayı insanlığa arz eder bir mahiyet taşıyordu. Çünkü bu üç dirhemlik borç Rasûlullah’ın emri üzerine bir fakire sadaka olarak verilmesinden kaynaklanan bir borçtur. Borç hemen ödendi.

    Bir başkası, Rasûlullah’ın bir savaşta ordu safını düzeltirken kırbacının kendisine geldiğini ileri sürerek bunun hakkını almak istediğini söyledi. Rasûlullah gömleğini sıyırarak gelip hakkını almasını istedi. Adam yanaştı ve Allah Rasûlü’nü kucaklayıp öptü. Manzara karşısında sahabe gözyaşlarını tutamadı.

    Allah Rasûlü, huzuru Rahman’a sadece kendisinin değil, diğer mü’minlerin de temiz ve pak çıkmaları için, onların da hak sahiplerine borçlarını ödemeleri gerektiğini, dünyada kötü duruma düşüp mahcup olmanın ahiret mahcupluğu yanında hafif kalacağını söyledi: “Ey İnsanlar! Her kimin üstünde bir hak varsa, dünyanın rezaletinden korkmayıp onu ödesin, zira ahiretin rezaleti yanında dünya rezaletlerinin önemi yoktur.”

    Bunun üzerine bazıları yaptıkları günahları itirafa başladılar. Rasûlullah da onlar için duada bulundu.

    Rasûlullah’a bir yerden bir miktar altın gelmişti. Onları fakirlere dağıtmış, sekiz veya dokuz altın kalmıştı. Onları Hz. Aişe’ye teslim etmişti. Hastalanınca Hz. Aişe’ye: “Ey Aişe! O altınları fakirlere ver” demişti. Şimdi o altınları fakirlere verip vermediğini soruyordu. Daha verilmediğini öğrenince hemen isteyip, birer birer saydıktan sonra: “Eğer Muhammed bu altınlar yanında iken Hakk’ın huzuruna çıksaydı acaba hali ne olurdu?” diyerek altınları Hz. Ali’ye verip fakirlere dağıttırdı da rahatladı.

    Rasûlullah’ın vefatına yakın zamanlarında ve çeşitli vesilelerle yapmış olduğu konuşmalarını, önemine binaen burada sunmak istiyorum.

    Veda haccı dönüşü Uhud şehitlerini ziyaret ederek ve daha önce kılamadığı cenaze namazlarını kılarak haklarında hayır duada bulunduktan sonra ashabına! “Sizin bir daha putperestliğe dönmenizden katiyen endişe etmiyorum. Kaygılandığım şey; sizin dünya dağdağasına koyularak servet hırsına kapılarak birbirinizin kanını dökmenizdir. İşte o zaman siz de, sizden evvelki milletler gibi mahvolursunuz.” diyerek büyük bir uyarıda bulundu.

    Kızı Hz. Fatıma’ya yaptığı son vasiyet ise insanın sorumluluğunun ancak yaptıklarıyla sınırlı olduğunun çok veciz bir ifadesidir: “Ey Peygamber kızı Fatıma! Seni ahiret gününün sorumluluğundan kurtaracak hayırlı işler yapmaya bak, Peygamber kızı olmak sana bir şey kazandırmaz, ben seni o günün dehşetinden kurtaramam.”

    Başka bir konuşmasında: “Ey insanlar! Bilmiş olun ki bu dünyadan göçme zamanının geldiği bana haber verildi. Allah’ıma kavuşacağıma seviniyorum. Ümmetimden ayrılacağım için de hüzünlüyüm.

    Ey insanlar, vasiyetimi dinleyin, belleyin burada bulunanlar bulunmayanlara tekrarlasın. Allah gönderdiği kitapta size helal ve haram hususunda yapacağınız ve sakınacağınız şeyleri bildirdi. Siz o Kitabın akıllara hayret veren hükümlerine itaat ediniz. Saydığı örneklerden ibret alınız. Sizi cennetten uzaklaştıran, Cehennem’e yaklaştıran heveslerden ve şehvetlerden çekininiz, cemaatten ve doğruluktan ayrılmayınız. Emanete hıyanet etmekten sakınınız ve Allah’tan korkunuz. Kölelerinize ve kadınlarınıza eziyet etmeyiniz. Onların haklarını gözetiniz. Çoluğunuza çocuğunuza ilim ve edep öğretiniz. Onlar sizin yoldaşınızdır ve size emanettirler.

    Ey insanlar! Ev halkıma, taraftarlarıma ve Kur’an’ı bilenlere sevgiden ayrılmayınız. Âlimlere saygı gösterin, onlara kin gütmeyin, onları kıskanmayın. Bilmiş olun ki onları seven beni sevmiş olur.

    Ey insanlar, temizliğe riayet edip, namaza devam edin, malınızın zekâtını verin, zekât vermeyenin namazı da yoktur. Namazı olmayanın ise orucu, haccı, cihadı ve dini yok demektir.

    Ey insanlar, dilinizi tutun, gururu bırakın, büyük işler başarın, vücutlarınızı işletin, tembel olmayın. Düşmanlarınızla savaşın, mescitlerinizi mamur tutun, imanınızı kuvvetlendirin. Önce kendi nefsinize, sonra kardeşlerinize nasihat edin, namusunuzu koruyun, malınızdan sadaka verin, birbirinizi kıskanmayın, kendinizi esirlikten kurtarmaya çalışın, zulmetmeyin, Allah hesap gününde zalimi bizzat muhakeme edecektir.” (Hz. Muhammed ve Hayatı, O. Keski oğlu ve A.H. Berki, s. 442-443, Diyanet yay. 1981)

    Rasûlullah’ın son önemli uyarılarından biri de şöyledir: “Ben Allah’ın helal kıldığını helal kıldım, haram ettiğini da haram ettim. Sizden evvelki milletler peygamberlerini ve evliyalarının mezarlarını birer ibadethanelere çevirmişlerdi. Sizi böyle bir şey yapmaktan men ederim.” Allah Rasûlü’nün bu uyarısına rağmen bugün Müslümanların içine düştükleri durum içler acısıdır.

    Çoğunluğun azınlığa nasıl davranması gerektiğini ise, Medine’de çoğunluğu elde etmiş olan Muhacirlerin üzerinden bütün Müslümanlara bildirmiştir: “Ey Muhacirler! Size de tavsiyem şudur ki, Ensar’a güzel muamele edesiniz. Onlar size iyilik ettiler. Sizi memleketlerine getirdiler. Evlerinde misafir ettiler. Geçim sıkıntısı içinde iken sizi nefislerine tercih ve mallarına ortak ettiler. Her kim Ensar üzerine hâkim olursa onları gözetsin. İçlerinde kusur edenler olursa, onlara af ile muamele etsin.”

    Çoğunluğun kötüleşmesiyle yönetimin de kötüleşeceğini şöyle beyan etmiştir: “Ey insanlar! Günah ve isyan, nimetin değişmesine sebep olur. Eğer halk hakka itaat ederse yöneticileri de öyle olur. Eğer halk günahkâr olursa, onlar da o hal ve tavır üzere olurlar.” Bunu daha özlü ifadelerle Allah Kur’an’da şöyle bildirmişti: “Bir millet kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (13/11)

    Mü’minlere son tavsiyesi ise namaza riayet etmelerini ve insanların emri altında bulunanlara merhametli davranmalarını istemek olmuştur.

    Hastalığı gün geçtikçe ağırlaşan Rasûlullah gelecekte Müslümanların problemlerini çözeceğine inandığı bir takım şeyleri yazdırmak istedi. Rasûlullah bu isteğinin sonrasında biraz fenalaşınca, yanında bulunanlar konuyu tartışmaya başladılar. Rivayetlerde adı açıkça verilmemesine rağmen Hz. Ömer’in: “Rasûlullah hastalığın şiddetinin etkisi altındadır. Yanınızda Allah’ın kitabı var. Bize Allah’ın kitabı yeter.” demesi ile ihtilaf baş gösterdi.

    Bu olay Ehli Sünnet ile Şia arasındaki ihtilaflı meselelerin en önemlisidir. Şia bununla Hz. Ali’nin halife tayin edileceği iddiasında bulunurlar. Rasûlullah bu vasiyette ne yazdıracağını söylemediğine göre iddiaların hepsi boşlukta kalmaya mahkûmdur.

    Sünniler de Hz. Ebu Bekir’in Rasûlullah’ın mescide çıkamaz derecede hastalığı ağırlaşınca cemaate imam olmasını istemesini, onun hakkında övücü bir hutbe söylemesini ve mescide açılan sahabenin ileri gelenlerinin kapısını kapattırıp yalnızca Hz. Ebu Bekir’in kapısını açık tutturmasını O’nun hilafete en layık kimse olduğuna işaret saymaktadırlar.

    Bu konuda müslümanın alması gereken tavır, Kur’an ve Rasûlullah’ın sünnetine uygun olmalıdır.

    Kur’an ve sünnet sahabeyi övdüğüne göre biz de, onları yapabilecekleri hatalara rağmen sevmemiz gerekir. Çünkü Allah, Kur’an’da Allah Rasûlü’nün arkadaşlarını bize şöyle tanıtmaktadır: “Muhammed Allah’ın Elçisidir. O’nun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onların rükuya varırken ve secde ederken Allah’tan bolluk ve hoşnutluk dilediklerini görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar. İşte bu, onların Tevrat’ta anlatılan nitelikleridir. İncil’de de şöyle nitelendirilmişlerdi: “Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidirler. Böylece Allah onlara inkârcıları öfkelendirir. Allah; onlardan inanan ve yararlı işler işleyenlere bağışlama ve büyük ecir vaat etmiştir.” (48/29)

    Ayrıca Allah, Muhacir ve Ensar’dan razı olduğunu bildiriyor: “Hicret edenlerle (onlara) yardım edenlerden öncülük kazananlar ile güzel davranmada onlara uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. Allah onlara, içlerinde temelli kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (9/100) Bu ve benzeri birçok ayet ve hadis ortadayken kim Rasûlullah’ın arkadaşları hakkında nasıl aksini düşünebilir?

    Rasûlullah (s.a.v)’ın cemaate namaz kıldıramadığı ve namaz kıldırması için Hz. Ebu Bekir’i yerine imam tayin ettiği günlerde hastalığı çok daha ağırlaşmıştı. Fakat O, son anına kadar şuurunu kaybetmemiş, tebliğ görevini ifaya çalışmıştır.

    Bu yazı toplam 848 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim