Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    TAVİZ DEĞİL RAHMET

    29 Ocak 2018 Pazartesi 16:25

    Hayber savaşı sonrası Yahudi, Tebuk seferi sonrası münafık tehlikesi bertaraf edilmiştir. Tebuk seferiyle zamanın süper gücü Bizans İmparatorluğu’nun etki alanlarının içlerine kadar girilmesi bütün Arap Yarımadası’nda İslam’a karşı büyük ilgi uyandırdı. Bu ilgi yoğunluğunun fazlalığı nedeniyle hicretin 9. yılına “heyetler yılı” denmiştir.

    Yarımada’daki bütün kabileler İslam’ın dünya görüşünü, dünya ve ahirette kendilerine vaat ettiklerini daha iyi anlama fırsatını yakaladılar. Tarihinde doğru dürüst bir birlik oluşturamamış, kabile asabiyetini bir türlü ortadan kaldırıp bir bayrak altında birleşememiş Yarımada halkı, ilk defa hem iman hem de siyasi birliğin nimetlerine koşmaya başladı. Arap Yarımadası’nın her tarafından gelen çok sayıda heyetten ilgi çekici olanlarından bazılarını burada anlatacağız. Bu heyetlerin en ilgi çekici olanı ise Taif’ten gelen Beni Sakif heyetidir.

    Beni Sakif, Huneyn savaşından sonra Taif’teki kalelerine kapanmış, bir aya yakın muhasara altında kalmalarına rağmen teslim olmamışlardı. Huneyn savaşında kendilerine liderlik yapan Malik b. Avf’ın müslüman olması ve onlara hücum etmesi de onları İslam düşmanlığından dolayısıyla putperestlikten vaz geçirmemişti. Hatta Beni Sakif’in liderlerinden olan, Urve b. Mesud’un müslüman olup kendilerini İslam’a çağırmasına tahammül edemeyip onu şehit etmişlerdi. O’nun şehit ediliş hikâyesini daha önce anlattığımızdan burada tekrar etmeyeceğiz. Fakat onun müşriklerin gözündeki değerine rağmen, yine müşrikler eliyle şehit edilmesindeki taassuba, inatçılığa ve kâfir zihniyetinin tutarsızlığına dikkat çekmek için şunları hatırlatmadan da geçemeyeceğiz.

    Müşrikler Urve b. Mesud’u müslüman olmazdan önce peygamber olacak biri olarak görüyorlardı. Müşriklerin: “Bu Kur’an iki şehrin (Mekke veya Taif’in) büyüklerinden birine indirilmeliydi”(Zuhruf 31) diyerek kastettikleri kişilerden biri Urve b. Mesud’du. Beni Sakif kabilesi putperest taassuba o kadar dalmıştı ki peygamber olarak görmek istedikleri kişiyi bile müslüman olduğu için öldürmekten çekinmediler. Fakat bütün bu olanlar onları hiç etkilemiyor da değildi. Böyle inatçı ve putperest taassuba dalmış bir kabilenin bile Tebuk seferinden hemen sonra Medine’ye heyet gönderme kararı alması, Arap Yarımadası’nın her köşesinde İslam’ın dünya ve ahiret nimetlerinden yararlanma isteğinin ne boyuta vardığının göstergesi sayılabilir.

    Beni Sakif, kendilerine Abd. Yalîl b. Amr’ı temsilci seçerek Medine’ye gönderme kararı aldı. Onu seçmelerini şu sebebe bağlayanlar vardır. Rasûlullah, Zeyd’le yaptığı Taif yolculuğu sırasında onu akraba saymış ve sözüne itibar edilir kimse olarak görmüştür. Bu yüzden Taif’te onun evinde misafir olmak istemiştir. Bu da Amr’ın, Rasûlullah yanındaki itibarına delil olarak yorumlanmıştır. Abd Yalîl b. Amr, Urve b. Mesud’un başına gelenleri bildiğinden, görüşmelerde alınacak sonuçların beğenilmemesi durumunda kendini koruyacak tedbirleri almayı ihmal etmedi. Beni Sakif’in sözü dinlenir beş kişisinin de kendisiyle birlikte Medine’ye gelmesini şart koştu. Bu kişilerin seçilmesinin nedeni ise alınan kararları ikna edici şekilde kavimlerine anlatabilecek kişiler olmalarıdır.

    Heyet Medine’ye yaklaştığında o sırada hayvan otlatmakta olan Mugîre b. Şu’be onları gördü ve tanıdı. Çünkü o da onların yakın bir kabilesine mensuptur. Onları karşıladı ve Rasûlullah’ın yanına vardıklarında nasıl davranırlarsa Rasûlullah’ın hoşuna gideceği hususunda onları bilgilendirdi. Fakat onlar yine de bildiklerinden şaşmayarak cahiliye usulleriyle Rasûlullah’ı selamladılar.

    Mugîre, heyetin Medine’ye geliş müjdesinin Rasûlullah’a haber vermek için koşarak giderken Hz. Ebu Bekir rastladı. Bu haberi Rasûlullah’a Hz. Ebû Bekir vermek isteyince haber verme işini ona bıraktı. Rasûlullah heyeti mescitte kabul etti. Mescit’in avlusunda onlar için bir çadır kurdurtup Kur’an dinlemelerini ve Müslümanların namaz kılışını görmelerini sağladı. Büyük konukseverlik göstererek onlara yemek hazırlatıyordu. Görüşmeler sırasında onlarla Rasûlullah arasında elçilik yapan Halid b. Said onlara yemeklerini getiriyordu fakat Said yemekten tatmadıkça yemekleri yemiyor, çok hasis ve şüpheci davranıyorlardı. Bununla kalsalar iyi Rasûlullah’ın kabul edemeyeceği şeyleri şart koşmaya çalışıyorlardı. Şartlarından biri Lat adındaki putlarına üç yıl dokunulmaması idi. Rasûlullah bunu kabul etmeyince iki yıla, yine kabul etmeyince bir yıla indiler. Fakat Rasûlullah bunu da kabul etmedi. “Bari biz döndükten bir ay sonrasına kadar kalsın da bununla cahillerimizi oyalayıp kandıralım” dedilerse de Allah Rasûlü bunu da kabul etmedi. Çünkü insanları Allah’ın varlığına ve birliğine çağıran, O’na ortak koşulmasına karşı mücadele eden bir peygamberin bu konularda taviz vermesi imkânsızdı. Karma bir inanç oluşturma çabası olarak görünen bu teklif, kesinlikle kabul edilemezdi. Tevhit, şirke taviz ve cevaz vermezdi. Kalpte ya tevhit ya da şirk (küfür) bulunur, ikisi birlikte bir kalpte bir arada bulunmazdı.

    Daha sonra putlarını kendi elleriyle yıkmama ve namaz kılmama şartını ileri sürdüklerinde Rasûlullah, birincisini kabul etti. Yani putlarını kendileri yıkmayacaklar fakat onlarla birlikte Ebu Sufyan b. Harb ve Muğire b. Şûbe gidecek putları bunlar yıkacaktır. Kendi putlarını yıkmakta çekingen davranış göstermelerine böyle müsamahalı davranılmasının sebebi oradaki heyetin inançlarından çok, Taif’teki inatçı ve mutaassıp putperestlerin tutumlarının göz önünde bulundurulması olarak değerlendirmek gerekir. Zira oradakilere bire bir hiçbir şey anlatılmamıştır. Urve b. Mesud’a yapılanların bu heyettekilere yapılmasının önüne geçmek için böyle bir tedbire ihtiyaç duyulduğu düşünülebilir. Hem bu bir taviz değildir. Ayrıca kafalara yerleşmiş olan batıl ve boş inançların ortadan kaldırılmasına yardım edilmesi gerekiyordu. Çünkü onlar putlara el kaldırıldığında başlarına her türlü felaketin geleceğine inanıyorlardı. Putlarının yıkılmasıyla hiçbir zarar görmeyecekleri bu cahil insanlara öğretilmeliydi. Bunu öğrendikten sonra onlarda başkalarının putunu yıkacaklardı. Zira düne kadar putperestliğin en büyük hamisi Ebu Sufyan bugün onların putunu yıkmakla görevlendiriliyordu. Rasûlullah onun putunu yıkmış, o da bugün başkasının putunu yıkabiliyordu. Yarın da Taifliler de bir başkasının putunu yıkacak imana bu vesileyle kavuşabilecekti.

    Taifliler’in İslam’dan taviz sayılabilecek hiçbir şartları Rasûlullah tarafından kabul edilmedi. Günde beş vakit alnı yere koymak suretiyle yapılan namaz ibadeti, üstünlük taslama özelliklerine sahip olanlara ağır geldiğinden, bu özelliklere sahip Taifliler kendilerinin namazdan muaf tutulmayı isteyebildiler. Fakat namaz kılmama isteklerine Rasûlullah: “Namazı olmayan bir dinden hayır gelmez” diyerek mü’min için namazın değerini ve terk edilmeyeceğini gösterdi.

    Taifliler Rasûlullah’a bunlardan başka çeşitli konularda da sorular sordular: “Kabilemiz zinaya düşkündür ve bir türlü bundan vazgeçmiyorlar, bu konuda ne dersin” dediklerinde Rasûlullah: “O haramdır, Allah: “Zinaya yaklaşmayın, zira o çok çirkin ve sonu feci olan bir yoldur?” (İsra 32) buyurur.” karşılığını verdi. Bu sefer de: “Peki faiz için ne dersin o bizim malımızdır” diyerek faiz hususunda sordular. Buna da: “Malınızın aslı sizindir. Bakın, Allah bu konuda ne emrediyor” diyerek: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve kalan faizlerinizden vazgeçin, eğer gerçekten mü’minseniz” (Bakara 278) ayetini okuyarak cevap verdi. Ayrıca Taif bağlık ve bahçelik olduğundan burada içki de bolca üretilip tüketiliyordu. Bu yüzden içki konusunda ise şu soruyu sordular: “Ülkemizin gelir kaynağı olan içki hususunda görüşün nedir? Bundan vaz geçmeyiz.” Rasûlullah bunu da içkinin haram kılındığını bildiren ayetleri okuyarak cevapladı.

    Taif heyetinin en genç üyesi Osman b. Ebu’l As’ın İslam ve Kur’an konusundaki öğrenme istidadını, yeteneğini ve samimiyetini gören Rasûlullah O’nu Taiflilere emir atadı. Rasûlullah Osman’a: “Namazları gereğinden fazla uzatma. Her zaman insanların en zayıflarını göz önünde bulundur. Çünkü içlerinde yaşlılar, küçük çocuklar, zayıflar ve ihtiyaç sahipleri vardır.” buyurarak öğüt verdi. Bir de hukukî ve siyasi bir antlaşma metni sayılan bir mektup yazdırdı.

    Temsilciler Ramazan’ın sonuna kadar Medine’de kaldılar. Namaz kılıp, oruç tuttular, Müslümanlarla samimi bir ilişki kurmayı kısa sürede başardılar. İslam konusunda ciddiyet kazandılar. Bu temsilcilerden birinin şu rivayeti ramazan orucuyla ilgili birçok bilgiyi öğrenmemizi de sağlamıştır: “Bilal, sahur ve iftar yemeğimizi Peygamber’in yanından getiriyordu. Sahurluk getirdiğinde şöyle diyorduk: ‘Fecr’in doğduğunu görüyoruz’. Bilal de: ‘Ben Rasûllullah’ın yanından ayrıldığımda sahur yemeği yiyordu’ diyordu. Bize iftarlık getirdiğinde: ‘Güneşin tamamen batmadığını görüyoruz’ derdik. O da ‘Peygamber iftar yediğinde ben oradaydım, o yemeye başlamıştı’ diyordu.”

    Ramazan ayından sonra Beni Sakif heyeti, Ebu Sufyan ve Muğire’yle birlikte Taif’e döndü. Ebu Sufyan ve Muğire’yi gören Taif halkı heyetin müslüman olduğunu anladılar. Heyeti gönderirken onların kararlarına ve yaptıkları anlaşmalara sadık kalacaklarına dair söz verdiklerinden olup biteni seyretmekle yetindiler. Ebu Sufyan ve Muğire Lat putunun bulunduğu mabedin haremi sayılan sınırları geçerek puta doğru yaklaştılar. Mutaassıp putperest Taif halkı bu put yıkıcılarının başına gelecek bir felaketi görmek ümidiyle etrafa toplandılar. Fakat bu puta inen her kazma darbesi onların gönlündeki putperest tortularını da kazıyor, temizliyordu. Lat’ın yıkılmasıyla Arabistan’da şirkin son abidesi de ortadan kalktı. Fakat erkeklere göre daha mutaassıp olan putperest Sakif kadınlarının gönüllerindeki şirk tortuları kolay kazınmadığından Muğire’nin Lat’a indiği her kazma hareketine teessür gösterip saçlarını başlarını yolarak ağlaşıyor, hatta buna engel olmayan erkeklerini kınıyor, ayıplıyorlardı.

    Bu da bize cahiliye kadınlarının hurafecilikte erkeklere göre daha ileri gittikleri gibi bir izlenim vermektedir. Fakat Taif kadınları da kısa sürede gerçek ile hurafeyi birbirinden ayıracak aydınlık yolu bulmada zorlanmadılar. İslam’ın en samimi inananları oldular.

    Lat putunu yıkan Mugîre daha sonra Sakifliler’le (Taifliler’le) ilgili şu rivayeti yapmaktadır: “Sakifliler müslüman oldu. Ben Araplardan hiçbir kimsenin bu derece tam müslüman olanına rastlamadım. Aynı zamanda, onlar arasında Allah ve Kitabı’na hile yapacak kimsenin çıkmasına da ihtimal vermem.”

    Taifliler, daha önce yani Taif’in kuşatılması sırasında Taif’ten kaçarak Müslümanlara iltica eden kölelerini geri istediler. Rasûlullah’ın bu konuda onlara cevabı: “Hayır bu olmaz. Onlar Allah’ın azatlılarıdır. Hürriyetlerine kavuşmuşlardır, tekrar köleliğe dönemezler.” olmuştur.

    Sonuç olarak dün Taif İslam’a karşı ne kadar bağnaz ve inatçıysa bugün o derece samimi ve içtendir. Onların İslam nimetiyle buluşmasında en büyük pay sahibi ise sabırlı ve merhametli oluşuyla âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir.

    Kendisini taşlayan Taifliler’e beddua etmeyerek yanındaki Zeyd’e: “Çıkışı da, çıkış kapısını da Allah çok iyi bilir ve hazırlar. Yine O, dinine yardım edip Rasûlü’ne muhakkak sahip çıkacaktır.” diyen Rasûlullah, daha sonra kuşattığı ve elde edemediği Taif’ten dönüşünde de beddua et diyenlerin aksine, ellerini açıp şöyle dua ediyordu: “Ya Rab Sakif’e hidayet ver ve hepsini mü’min olarak bize döndür...’ Bu âlemlere rahmet bir nübüvvet tavrıdır.

    Taif’in bu inatçılığına ve taassubuna rağmen kendi ayaklarıyla gelip müslüman olmalarına yol açan, işte bu rahmettir. Ez cümle sevgiyi ve rahmeti öncelemeyen hiçbir davanın başarılı olmasına imkân yoktur. Bu yüzden mü’minler bağış, rahmet ve sevgi hususunda herkese örnek olurlarken inançları hususunda tavizkâr tutumdan şiddetle kaçınmalıdırlar.

     

    Bu yazı toplam 1118 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim