Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    TEDBİR VE TAKDİR

    12 Ağustos 2017 Cumartesi 19:44

    Allah’ın Rasûlü olmasına rağmen Rasûlullah (as), yaptığı bütün işlerde maddi ve manevi tedbirleri yerinde ve zamanında almak suretiyle Müslümanlara örnek olmuştur. O, hiç bir zaman işleri oluruna bırakmadı. Tedbirli, planlı, azimli ve kararlı hareketlerde bulundu. Askeri konular ölüm kalım meseleleri olduğundan daha çok dikkat, plan ve tedbir alınması gereğini Allah Rasûlü uygulamalarıyla, Allah da ayetleriyle bize hatırlatmaktadırlar: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (8/60).

    “Ey inananlar (düşmana karşı) tetikte olun ve (savaşa) ya bölük bölük veya hep beraber çıkın.” (4/71).

    Rasûlullah (a.s) Müslümanların hazırlıklı olmaları konusunda şunları söylemiştir: “Onlar (düşmanlar) için hazırlayabildiğiniz kadar kuvvet hazırlayın. Kuvvet atıcılıktır, kuvvet atıcılıktır, kuvvet atıcılıktır.” Rasûlullah’ın bu ve buna benzer sözlerinden gayet net anlaşılıyor ki düşmana karşı hazırlıklı olmak şarttır. Bu nedenle Rasûlullah’ın hayatı boyunca buna riayet etmesi kaçınılmazdı. O da öyle davrandı. Düşmanların durumuna göre plan ve hareket geliştirerek kuvvetli yanlarını öne çıkardı. En az kayıp verilecek ve verdirilecek durumları gözeterek hareket etti. Çoğu zaman düşmanının hazırlıklarını tamamlamasına fırsat vermeden hareket ediyordu. Tehlikelere karşı en geniş imkânları kullanmak Rasûlullah’ın temel ilkesiydi. Hem maddi imkânlar sonuna kadar kullanılıyor hem de manevi yani psikolojik hazırlık tamamlanıyordu. Çünkü fiziki imkânları yöneten psikolojik faktörlerdir. Psikolojik faktör, savaş alanında asli güç olan insan unsurunu hazırlama ve harekete geçirme hususunda çok belirgin roller oynamaktadır.

    Rasûlullah, öncelikle insanları Allah’a imana (tevhit) ikna ederek, kalplere tevhit inancını işledi. İnananlarda bağlılık, sadakat ve her türlü başarı konusunda maneviyat yüklemesi yapıyordu. İmanlarına uygun olarak hareketlerini şekillendirmeleri için onları sıkı bir eğitimden geçiriyordu.

    Müminlerin insanlar içinde yüklendikleri misyonu ise Allah şöyle belirliyordu: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız” (3/110). Bu ayet insanlığın öncüsü ve önderinin mü’minler olduğunu açıkça beyan etmiş, adalet ve iyiliği tesis, kötülük ve haksızlığı yeryüzünden kaldırmanın ve Allah’a iman edip bildirdiklerine itaat etmenin onların vazifesi olduğunu ortaya koymuştur. Bu vazifenin yerine getirilmesi her zaman güçlüklerle doludur. Özellikle İslam düşmanlığının doruk noktalara ulaştığı zamanlarda bu iş ateşten gömlek olmaktadır. Rasûlullah zamanında bu gömleği Müslüman olan her insan giydi. Çünkü İslam’ı yok etmek isteyen Mekke reislerinin ve her tarafta bulunması muhtemel İslam düşmanlarının korkunç muhalefeti vardı. O zamanda böyle bir muhalefete etkin ve başarılı bir karşı duruşun zorluğu ortadadır. Bu nedenle mü’minlerin manevi yanlarının her zaman güçlü olması gerekmektedir.

    Bu mücadelede mü’minler azlıklarını bahane etmesinler, çünkü: “.... Nice az bir topluluk var ki, Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (2/249) örneğini onlara Allah vermektedir. “Ey Peygamber, mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer sizden sabreden yirmi kişi olsa, (onlar) iki yüz (kâfir)i yenerler. Sizden yüz kişi olsa, (onlar) kâfirlerden bin kişiyi yenerler. Çünkü kâfirler, anlamaz bir topluluktur.” (8/65). Mü’minlerin hedeflerinin doğruluğu imanlarının sağlamlığı, onların üstün gelmelerinde en önemli saiktir. Allah müminlere sağlamlık derecesinde üstünlük bahşedeceğini belirtirken, mü’minlerin Allah yolunda mutmain bir kalple, düşmanlarının ise tağut (şeytan veya Allah dışında tapınılan) yolunda savaştıklarını hatırlatır. “İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar, o halde şeytanın dostlarıyla savaşın, çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (4/76). Şeytan uğrunda savaşanların kazanacakları bir şey yoktur. Mü’min ise her zaman kazançlıdır, ölse dahi: “Öyleyse, dünya hayatına karşılık ahireti satın alanlar, Allah yolunda çarpışsınlar. Kim Allah yolunda çarpışırsa - ister öldürülsün ister galip gelsin- Biz ona büyük bir ödül vereceğiz.” (4/74) müjdesi onun içindir. Hiç bir hal ve şartta gevşemek ve üzülmek mü’minlere yaraşmaz: “Gevşemeyin ve üzülmeyin. Eğer inanmışsanız en üstün siz olacaksınız.” (3/139).

    Mü’minlerin mücadelelerinin sonunda mutlaka ya zafer ya da şahadetle üstünlüklerinin ortaya konması moral değer bakımından güç kaynağıdır. Ayrıca bu mücadelede sarf edilen mal ve canların akıbetleri şu ayette ne veciz ifade edilmektedir: “Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını onlara (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. (Bu) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişten dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kurtuluştur.” (9/111).

    Bu ve benzeri birçok ayet ve Rasûlullah’ın sözleri mü’minleri düşmanla mücadeleye öyle hazır hale getirdi ki namaza çağrıldıkları zaman nasıl koşuyorlarsa, cihada çağrıldıklarında da aynı şevki ve azmi açıkça gösterdiler.

    Mekkelilerin Hudeybiye anlaşmasını bozmaları, Huzaalıların da anlaşmalardan doğan Müslümanlardan yardım talepleri, Rasûlullah’ın seferberlik ilan etmesine sebep oldu. Anlaşmayı yenilemeye gelen Ebu Süfyan’ın Mekke’ye eli boş dönmesiyle birlikte, Medine ve yakın çevresindeki Müslüman kabile savaşçıları Allah Rasûlü tarafından: “Allah’a ve kıyamet gününe iman edenler Ramazan ayı başında silahlarıyla Medine’ye gelsinler” diye çağrıldı ve sefer hazırlıklarına başlandı. Atlar eyerleniyor, develer yükleniyor, çevreden akın akın savaşçılar Medine’ye geliyorlardı. Fakat bütün bu hazırlıklar gizli yapılıyordu. Dikkati başka yöne çekmek için Necid tarafına Ebu Katade komutasında bir seriyye gönderiliyordu. Huzaa kabilesinden de Mekke’nin harekâttan haberdar olmasını önlemeleri için tedbir almaları isteniyordu.

    Hazırlıkların Mekke’ye yönelik olduğunu gizliyordu çünkü pek az kayıpla nasıl başarılı olunurun en ince ayrıntılarının gözden kaçırılmamasını Rasûlullah bütün gücüyle istiyordu. Çünkü bütün muhacirlerin yakınları ve mülkleri orada olduğu gibi, bu beldenin kutsiyeti vardı. Haram beldede meşru bir dava dahi olsa kan dökülmesine Rasûlullah’ın içi el vermiyordu. Hiç kan dökülmeden fethedilmesinin bütün incelikleri ortaya konuyordu.

     Rasûlullah’ın (a.s) diğer bir tedbiri de ordunun nereye gittiğinin bilinmemesi yanında ordunun mevcudunun da bilinmesini önlemekti. Bu yüzden Medine’den uzaktaki, Mekke’ye yakın bölgelerdeki müttefik kabilelerinin yerlerinde hazır beklemelerini temin etti. Bu katılacaklarla birlikte ordunun mevcudu on bini buluyordu. Hazırlıkların tamamlanmasına yakın Medine’den çıkışları da kontrol altına alan Rasûlullah: “Allah’ım sen Kureyş’e casusları ve haberleri ulaştırma! Ki onu kendi yurdunda ansızın bastırabilelim” diye dua ederek tedbirden sonra takdirin kendileri lehinde olmasını istemiştir.

    Fakat hedef yavaş yavaş zihinlerde belirmeye de başlamış olacak ki bir kadının Mekke’ye bir mektup götürdüğü haberi alındı. Mektubun ele geçirilmesi görevi Hz. Ali ve Hz. Zübeyr’e verildi. Hz. Ali ve Hz. Zübeyr kadını bularak mektubu ortaya çıkardılar. Mektubun Hatıb b. Ebi Beltea’ya ait olduğu anlaşıldı. Hatıb b. Ebi Beltea, Bedir’e katılmış ileri gelen muhacirlerden olduğunu Mısır Mukavkısın’a mektup götürme görevinin verilmesiyle pekiştirmiş bir sahabeydi. Mektubun ona ait olması herkesi şaşırtmıştı. Çünkü gizli kalması istenen bir konu düşmana açık ediliyordu,  bu da büyük suçtu. Mektupta şunlar yazıyordu: “Ey Kureyş, Rasûlullah size karşı büyük bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu, sel gibi akacaktır. Allah’a yemin ederim ki, Rasûlullah üzerinize yalnız başına da gelse Allah onu size galip kılacak ve vaadini yerine getirecektir. Bir an evvel başınızın çaresine bakın.”

    Rasûlullah, Hatıb b. Ebi Beltea’yı çağırdı ve bunu niçin yaptığını sordu. O da kendini şöyle savundu: “Ey Allah’ın Elçi’si, Allah’a and olsun ben Allah ve Rasûlü’ne inanıyorum, inanç ve imanın değişmemiştir. Fakat o kavim arasında çoluk çocuğum var. Onları koruyacak, himaye edecek aşiretim, akrabam yoktur. Ben onları korumak istedim.” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (a.s): “Hatıb size karşı kendisini amma doğru müdafaa etti” diyerek Hatıb’ın hatasını affettiğini ima etti.

    Buna rağmen ileri atılan Hz. Ömer: “Ya Rasûlullah: Müsaade et şu münafığın boynunu vurayım” dediğinde Allah’ın Rasûlü: “Ey Ömer, o Bedir’de bulunmuştur. Allah Bedir’de bulunanlara; istediğinizi yapın ben sizi bağışladım, demediğini ne biliyorsun?” buyurarak İslam mücadelesinde, mü’minlerin  hatalarına müsamaha gösterilmesini öğretti.

    Allah ise, hataların inananları küfre düşürmeyeceğini, fakat dost ve düşman konusunda dikkatli olmanın gerekliliğini bu olay vesilesiyle: “Ey iman edenler, Benim de düşmanım sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar Rabbiniz olan Allah’a inandığınızdan dolayı, Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur. Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edivermenizi istemektedirler. Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görendir.” (60/1-3). Bu ayetler Allah’a ve mü’minlere düşman olan, Allah’tan gelen risalete ve kitaba karşı duranlara sevgi beslenerek, mü’minlerin zor duruma düşürülmesinin hata olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. İmanları sebebiyle hicret etmek zorunda bırakılmışların, düşmanlarına yakınlık göstermesindeki tutarsızlık vurgulanmaktadır. Ayrıca bu hatanın sonucunda ortaya çıkacak manzara gözler önüne serilmektedir.

    İnananların mücadelesini kaybettirecek şeyler ne kadar değerli de olsa iman kadar değerli hiçbir şey yoktur Allah katında. O yüzden müminlerin ders çıkarması için bu ayetlerin devamında Allah şöyle buyuruyor: “İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır, onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” Yalnız İbrahim’in babasına “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi (önlemeye) gücüm yetmez.” demesi hariç. Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır. “Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegâne galip ve hikmet sahibi ancak sensin.” Andolsun, onlarda sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü arzulayanlara güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse şüphesiz Allah zengindir, hamde layık olandır.” (60/4-6).

    Mücadele ortamında düşmana takınılması gereken tavır bu veciz kıssa ile anlatıldıktan sonra bütün bunların niye yapıldığı şöyle ifade ediliyor: “Olur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında yakında bir dostluk meydana getirir. Allah gücü yetendir. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (60/7).

    Artık fetih için gerekli tedbirler ve gerekçeler ortaya konmuştur; ancak takdir Allah’ındır. Allah’ın takdiri ise tedbire göre gerçekleşmektedir.

    Bu yazı toplam 960 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim