Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    TEVBE VE RAHMET

    28 Aralık 2017 Perşembe 17:39

    Rasûlullah Ramazan’ın ilk günlerinde Tebük’ten Medine’ye döndü ve her seferden döndüğünde yaptığı gibi mescide giderek iki rekât namaz kıldı. Rasûlullah’ın bu seferden dönemeyeceğini, Bizans’a esir düşeceğini veya perişan döneceğini zannedenler, O’nun ihtişamlı dönüşü karşısında şaşkındılar. Hemen yanına giderek özür beyan etmeye başladılar. Allah Rasûlü özür beyan edenlerin sözlerini zahirlerine göre değerlendirip kabul etti. Özür beyan eden münafıkların özürlerinin geçersiz olduğunu ise Allah şöyle bildirdi:

    “Savaştan dönüp yanlarına geldiğinizde size özür beyan edecekler. De ki: “Özür beyan etmeyin, size kesinlikle inanmayız. Allah bize, sizin durumunuzdan haber verdi.” Bundan sonra da Allah ve Rasûlü yaptıklarınızı görecektir. Daha sonra da gizliyi ve aşikârı bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O vakit O, size neler yapmış olduğunuzu tek tek haber verecektir.”(9/94). İşlerin ve sözlerin doğruluğu mutlaka açığa çıkacaktır. Kimse yaptıklarının ve söylediklerinin hesabını vermekten kurtulamayacaktır. ”Dönüp de yanlarına geldiğinizde kendilerinden yüz çeviresiniz (hesaba çekmekten vazgeçesiniz) diye Allah’a yemin edecekler. Siz de onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar gerçekten murdar kimselerdir. Yaptıklarının cezası olarak nihayet varacakları yer cehennemdir.” (9/ 95). Müslümanlar bu münafıkların dış görünüşlerine ve sözlerine kansalar bile, Allah’ın onlardan razı olmayıp her şeyin hesabını soracağını şu ayetler bize haber vermektedir: “Kendilerinden razı olasınız diye size yemin ederler. Eğer siz onlardan razı olsanız, şunu bilin ki Allah, o fasıklar güruhundan kesinlikle razı olmaz.”(9/96). Münafıklar zahirlerini nasıl gösterirse göstersinler dünyada rezil oldukları gibi ahirette de azabın acısına uğrayacaklardır.

    Müslümanlar bir konu ve kişi hakkında hükmü, zahire yani görünüşe göre verirler, fakat Allah her şeyi hakkıyla bildiği için onun hükmü en adil olandır. Tebük seferine katılmayan münafıklar bundan böyle başka seferlere götürülmeyip, onların ganimetlerden faydalanmasına izin verilmeyecektir: “Allah seni (seferden sonra) onlardan bir topluluğa döndürdüğü zaman, senden savaşa katılmaları için izin isterlerse, de ki; “Benimle asla gelemeyeceksiniz. Benim yanımda hiçbir düşmanla savaşmayacaksınız. Çünkü daha evvel oturup kalmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlarla beraber oturun.” (9/83). Bundan böyle münafıklar, Müslümanların elde edeceği dünyevî ve uhrevî kazançlardan mahrum bırakılmak suretiyle zillete uğrayacaklardır.

    Bir de geçerli bir mazeretleri bulunmayan ve de özür beyan etmeyip doğruyu söyleyen samimi Müslümanlar vardı. Bunlar Akabe biatine katılmış Ka’b b. Malik, Bedir savaşında bulunmuş Mürare b. Rebî ve Hilâl b. Ümeyye idi. Rasûlullah özür beyan edenlerin bazılarının özürlerini makul görüp, onlar adına istiğfarda bulunurken, doğru söyleyip mazeret uydurmayan bu üç sahabenin durumunu Allah’ın bu konuda vereceği hükmü beklemek için erteledi. Rasûlullah’ın münafıklardan bile esirgemediği hoşgörüyü bu mü’minlerden esirgemesinin nedeni acaba neydi? Bunun nedeni mü’minlerin dünyada çektikleri sıkıntıların ve içtenlikle pişmanlık gösterip tövbe etmelerinin onları dünyada ve ahirette kurtuluşa ve yüksek dereceye eriştireceğinin ayetlerle belgelenmesini istemesi olabilir. Nitekim Allah bu mü’minleri affettiğini bildirecektir.

    “Ka’b b. Malik Tebük’ten geri kalışının hikâyesini özetle Buhari’de şöyle anlatmaktadır: “Ben hiçbir zaman Tebük seferinden geri kaldığım zamanki kadar güçlü, kuvvetli ve hazır olmamıştım. Buna rağmen seferden geri kalmıştım. Müslümanlarla birlikte savaşa hazırlanmaya gitmiş fakat hazırlıksız dönmüştüm. Kendi kendime diyordum ki, gücüm var, daha vakit de var ne zaman olsa hazırlık yapabilirim. Ama ben öyle düşünüp dururken, Müslümanlar ciddiyetle hazırlıklarını tamamladılar. Bir sabah Rasûlullah ile beraberindeki Müslümanlar ansızın hareket edip yola çıkıverdiler. Oysa ben hazırlanmamıştım. ‘Bir iki gün içinde hazırlanır, arkalarından yetişirim’ diye düşünürken günler geçti. Ne olursa olsun, hemen bir bineğe atlayıp, gideyim, yetişeyim istedim. Keşke yapsaydım, lakin kısmet değilmiş yapamadım.”

    Rasûlullah gittikten sonra Medine’de dolaşırken mahzun oluyordum. Zira gördüğüm kimseler ya münafık olarak bilinen, ya da sakat ve özürlü kimselerdi. Tebük’e varıncaya kadar Rasûlullah beni hiç anıp sormamış, fakat Tebük’te konakladığında sormuş...

    Rasûlullah’ın dönmekte olduğu haberini işitince üzüntüm daha da arttı. Ne yapacağımı ne diyeceğimi düşünürken, yalan söylemek de dâhil birçok şey geçiyordu aklımdan. Hatta bu konuda yakınlarımdan aklı erenlere fikir danıştım. Fakat ne zaman ki, Rasûlullah teşrif buyurdu, benden bütün batıl düşünceler silindi gitti. Azıcık yalan karışacak bir şey olsa kurtulamayacağıma kanaat getirdim ve kendimi toparlayıp doğruyu olduğu gibi söylemeye karar verdim...

    Sefere katılmayanlardan yaklaşık 80 kişi geldiler özür beyan ettiler. Rasûlullah özürlerini kabul ederek içyüzünü Allah’a havale ediyordu ve haklarında istiğfar ediyordu. Bunun üzerine ben de vardım, selam verdiğim zaman selamımı acı bir tebessümle aldı. “Yaklaş” dedi. Önüne varıp oturdum. “Neden geriye kaldın? Sen Akabe’de böyle bir vazifeyi omuzlamaya söz vermemiş miydin?” dedi. “Evet, vallahi ben senden başka kimin önüne otursam, dünya insanlarından herkesi kandırabilecek söz bulur ve mazeretimi kabul ettirebilirim. Çünkü bana güçlü bir ikna kuvveti ihsan edilmiştir. Fakat şunu kesinlikle bilmekteyim ki bugün sana yalan söylesem, kendimden razı etsem, yarın Allah sana gerçeği bildirir ve halimi ortaya çıkarır. Ama şu anda bana kızacağın doğruyu söylersem Allah’ın beni affedeceğini umarım. Vallahi benim seferden kalmak için hiçbir özrüm yoktu. Ve esasen senden geri kaldığım şu gazada sahip olduğum imkân ve güce başka zamanlar sahip olamadım” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah: “İşte bu doğru sözdür. O halde kalk git ve Allah’ın senin hakkında vereceği hükmü bekle” buyurdu. Kalktım, yolda giderken Beni Seleme’den birileri, beni öbürleri gibi mazeret uydurmam için iknaya çalıştılar. Onlara “benim durumuma düşen başka birileri var mı?” dedim. “İki kişi daha var. Onlar da senin gibi doğruyu söylediler, sana verilen cevabı aldılar.” dediler. Onların kimler olduğunu sordum: “ Merare b. Rebî ile Hilal b. Ümeyye” dediler. Bedir’e katılmış bu kişilerin ismini öğrenince tekrar dönüp sözümü geri almaktan vaz geçtim.

    Rasûlullah (s.a.v.), Müslümanları bizimle yani üçümüzle gazadan geri kaldığımız için konuşmaktan men etti. İnsanlar bizden uzak durmaya, bize karşı surat asmaya başladılar, yüz vermez oldular. Hatta tanıdığım dünyadan başkasındaydım. Öbür iki arkadaşım da evlerine kapanmış ağlıyorlardı. Fakat ben halk arasına giriyor, gezebiliyordum. Çünkü ben onlar arasında en genci ve güçlüsüydüm. Mescide gider, Müslümanlarla namaz kılar, çarşı pazar dolaşırdım. Ama benimle kimse konuşmazdı. Rasûlullah’a selam verirdim, selamımı alıp almadığını öğrenmek için yüzüne bakardım. Yanında namaz kılar, göz ucuyla hep onu süzerdim. Ben namaza durunca bana bakar, namazdan çıkıp kendisine baktığımda yüzünü çevirirdi.

    Beni akrabalarım içinde en çok seven amcamın oğlu Ebu Katade bile selamımı almıyor, soruma cevap vermiyordu.

    Bir gün Medine çarşısında gezerken, Şam tarafından zahire (tarım ürünleri) satmaya gelen Nabti’lerden biri: “Beni, Ka’b b. Malik’e kim götürür” diye soruyordu. Halk ona işaretle bir şeyler anlatmaya çalıştılar. Sonra bana yaklaştı ve Gassan Melik’inden bir mektup verdi. Mektupta şunlar yazıyordu.” ... haber aldım ki sahibin sana cefa ediyormuş, Allah ise seni yurdunda hakaret göresin diye böylece heder olup gidesin diye yaratmamıştır. Şu halde bize katıl, sana yakınlık gösterelim.” Bunu okur okumaz “İşte bir bela da bu” dedim. Tuttum hemen mektubu ocağa attım, yaktım.

    Bu elli günlük çilenin kırk günü geçince Rasûlullah’tan hanımından ayrı kalacaksın haberi geldi. “Boşayacak mıyım? Yoksa ne yapacağım?” dedim. “Hayır, sadece uzak duracaksın” dendi. Ben de karımı Allah’ın hakkımda bildireceği hükme kadar babasının evine gönderdim.

    Rasûlullah bizi başkalarıyla konuşmaktan men edişinin ellinci gününün sabahında, sabah namazını kılmış, evin damında üzüntü içinde oturuyordum. Tam da Allah’ın tarif ettiği gibi “Nefsime dünya karanlık, yeryüzü dar geliyordu.” ki Sal’ dağının üzerinden yüksek bir ses geldi: “Müjdeler sana Ka’b b. Malik” Bunun üzerine benim beratımın müjdesi olduğunu anladım ve secdeye kapandım. Sevincimden müjdeyi getirene elbiselerimi çıkarıp hediye olarak verdim. Kendim de ödünç bir elbise bularak Rasûlullah’ın yanına gittim.

    Mescide girdiğimde Rasûlullah cemaatiyle oturuyordu. Talha b. Ubeydullah kalkıp bana koştu, elimi tutup beni tebrik etti. Talha’nın bu davranışını asla unutmadım. Rasûlullah’a selam verdiğimde, yüzü memnuniyetle parıldayarak: “Seni tebrik ederim. Anandan doğduğundan bu yana en hayırlı gündesin.” buyurdu. Bu sefer heyecanla: “Ben tövbemin kabulü sebebiyle Allah ve Rasûlü uğruna bütün malımı dağıtacağım” dedim. Fakat Rasûlullah: “Malının bir kısmını kendine alıkoy bu senin için daha hayırlıdır.” buyurdu. Ben de artık, doğruluktan asla ayrılmayacağım dedim.” (Elmalılı, 4.cilt, s.420-424)

    Allah, bu üç sahabenin tövbelerini kabul buyurduğunu: “Allah, haklarında hüküm beklenen o üç kişiyi de bağışladı. Çünkü o derece bunalmışlardı ki, yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmeye başlamıştı, vicdanları da kendilerini sıkıntıya sokmuştu. Allah’tan başka sığınılacak olmadığını anlamışlardı. Sonra da Allah, onları tövbekâr olmaya muvaffak kıldı da tövbelerini kabul buyurdu. Allah, tövbeleri kabul edici ve bağışlayıcıdır.” (9/118) ayetleriyle bildirdi. Yaptığı günaha duyduğu vicdan azabından dolayı dünyası başına dar gelenin günahının Allah tarafından affedileceği de bu ayette beyan edilmiş oldu. Böylece sadakat ve samimiyetle yalvarıp, Allah’a sığınmanın bağışlanmanın tek yolu olduğu Müslümanlara bu olay ve ayetle öğretilmiş oldu. İnananlar ya kendi iradeleriyle ya da başkalarının uyarmaları ve kınamalarını dikkate alarak, uğradıkları fitneye ve günaha içtenlikle tövbe etmelidirler.

    Mü’minler imanlarının gereği olarak niyetlerinde, sözlerinde ve davranışlarında kısaca her hususta doğru ve dürüst kimselerle beraber oldukları müddetçe Allah yolunda çektikleri her şeyden ecirlerini alacaklardır. Bu konuda Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun. Medine halkına ve civarındaki bedevilere, Rasûlullah’ın emrine aykırı hareket etmek uygun olmadığı gibi, onun katlandığı zahmetlere diğerlerinin katlanmaya yanaşmamaları da yakışmaz. Çünkü onların Allah yolunda çektikleri hiçbir susuzluk, hiçbir yorgunluk ve hiçbir açlık, ayrıca ayak bastıklarında kâfirleri kızdıracak hiçbir yer veya düşmana karşı elde ettikleri hiçbir başarı yoktur ki, karşılığında kendilerine salih bir amel yazılmış olmasın. Çünkü Allah, güzel iş yapanların mükâfatını zayi etmez.” (Tevbe 119/120).

    Mü’minlerin birlik ve beraberliklerini koruyarak giriştikleri her işte hem başarı hem de sevap kazanacakları Allah’ın bir vaadi olarak karşımızda durmaktadır.

    Rasûlullah, mü’minlerin zahmet çekmelerini ve sıkıntıya girmelerini istemezdi ne var ki İslam davası bir takım sıkıntıları ve zahmetleri beraberinde getirerek mü’minlerin ecir almalarına vesile oluyordu. Mü’minlerin uğradığı sıkıntılar rahmet Elçisini de üzüyordu, fakat yapılacak başka şey de yoktu. Allah, Rasûlullah’ın bu durumunu mü’minlere şöyle haber vermiştir: “Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir, üstünüze titrer, mü’minlere gayet merhametli ve şefkatlidir.” (Tevbe 128). Mü’minler başlarına gelen güçlüklerin sebebi olarak Rasûlullah’ı ve onun getirdiği İslam’ı görmemelidirler. Çünkü hem Rasûl hem de O’nun dini mü’minler için nimet ve rahmettir. Buna rağmen O’nun kıymeti bilinmezse arşın yani bütün her şeyin Rabbi Allah O’na yeter: “Eğer aldırmazlarsa onlara deki: “Bana Allah yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben O’na dayandım ve O,o büyük arşın Rabbidir.” (Tevbe 129) ayeti en olumsuz şartlarda ve olaylarda Allah’a güvenip dayanmak gerektiğini bizlere öğretmektedir.

     

    Bu yazı toplam 982 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim