Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    YENİLGİ İMTİHANI

    12 Şubat 2017 Pazar 20:07

     

     

    Müşrikler, Rasûlullah(sav)’dan Mekke'de iken Allah'ın vaat ettiği helâkin başlarına getirilmesini istemişlerdi. Bedir savaşı müşrik ileri gelenlerinin sonu olmuş, adeta Allah'ın vaat ettiği helâki yaşamışlardır. Kureyş, benzerini yaşamadığı bir belaya uğrayınca intikam aleviyle yanar hale geldi. Başsız kalan Kureyş, Ebu Süfyan b. Harb’i başkan seçti. Ebu Süfyan'ın ilk icraatı ise, 200 kişi ile Medine yakınlarına sefer düzenleyerek Müslümanlar hakkında istihbarat toplamak, hurma fidanlarını kesmek, Ensar'dan bir sahabeyi ve müttefikini öldürmek olmuştur.

    Rasûlullah (sav) bunu öğrenince yola çıktı, fakat onunla karşılaşamadı. Çünkü kâfirler kaçtı, kaçarken de yüklerini hafifletmek için sevik (Arapların harpte ve yolda yemek için hazırladıkları kuru yiyecek) torbalarını attılar. Müslümanlar bu atılanları buldular, bu yüzden bu sefere sevik gazası da denmiştir.

    Rasûlullah (sav) Kureyş'in intikam almak için saldıracağını bildiğinden öncelikle iç güvenliğin sağlanması yönünde adımlar atmıştır. Yahudilerin problem çıkarabilecek olanlarının ortadan kaldırılması ve Kaynukaoğulları’nın Medine dışına sürülmesiyle içerde güvenlik nispeten sağlanmış oldu.

    Rasûlullah (as), Medine çevresinin kontrolünü elinde bulundurduğunu göstermek ve bir saldırı karşısında civar kabilelerin en azından tarafsız kalmalarını temin etmek maksadıyla etrafa seferler düzenledi.

    Nihayet Mekkeli müşrikler, Bedir'den bir yıl sonra intikam hırsı, Yahudi kışkırtması ve ticaret kervanlarının güvenliğinin ortadan kalkması gibi sebeplerden dolayı savaş hazırlıklarına başladılar. Bedir savaşına neden olan kervan, yapılacak savaşın mali problemini çözmek için Darun Nedve’de saklanmıştı. Mekkeli müşrikler bütün hazırlıkları yaptıktan sonra müttefik müşriklerden de yardım sağlayarak 3000 kişilik bir orduyla Medine üzerine yürüyüşe geçtiler. Müşrik ordusunda kadınlar da yer alıyordu. Kadın varlığının, gayretlerini artıracağı düşüncesi vardı. Hicri 3. Yılın Şevval ayı başlarında ordu Medine'ye geldi. Bu arada Müslümanlar ve Rasûlullah (sav) durumu öğrenmişler ve her zaman olduğu gibi konuyu istişare ediyorlardı. Düşmanı Medine dışında mı karşılayacaklar, yoksa onları şehrin içine çekip erkekler sokaklarda, kadınlar damların üstünde mi onlara karşı koyacaklardı?

    Rasûlullah (as) ikinci görüşte idi. Bazıları ve hatta Abdullah b. Übey bile bu görüşte olmalarına rağmen, gençlerin çoğu ve Bedir'e katılmayan, şehitliğin mükâfatını kendileri için de isteyenler düşmanı dışarıda karşılamak görüşünde idiler. Rasûlullah (as) bu kararlı tutum karşısında onların görüşünü tatbik etmek için zırhını giydi ve yanlarına döndü. Müslümanlar O'nu zorladıkları hissine kapılarak onun eski görüşünü kabul ettiklerini ifade ettilerse de Rasûlullah: "Zırhını giymiş hiçbir peygambere onu Allah kendisiyle düşmanı arasında hükmetmeden geri çıkarması yaraşmaz." buyurmuştur. Rasûlullah'ın bu davranışı, bir konuda sonuca varıldıktan sonra, aynı konuyu tekrar münakaşa etmenin istişare ölçülerini aştığını ve karar verilen konuda irade zafiyeti ve bocalama olarak anlaşılabileceğinden bunun ortadan kaldırılması gerektiğini göstermesi bakımından önem arz etmektedir.

    Rasûlullah (as) bu kararı uygulamak üzere 1000 kişilik bir orduyla Uhud'a doğru yola çıktı. Fakat Abdullah b. Übey: Niçin öldürüleceğimizi bilmiyoruz diyerek ve görüşünün terk edildiğini bahane göstererek ordunun üçte birini de yanına alarak Medine'ye geri döndü. Bu olayla münafıkların hali iyice ortaya çıktı. Münafıkların en belirgin özelliği zorluk ve meşakkatten kaçmalarıdır. Kritik durumlarda münafıklardan fayda beklemenin anlamsızlığı böylece ortaya çıkmıştır. "(Ey münafıklar!) Allah, murdarı temizden ayırıncaya kadar, mü'minleri sizin bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir. Allah size gaybı da bildirecek değildir." (3/179)

    Yedi yüz Müslüman arkalarını Uhud dağına verip vadinin kenarına karargâh kurdular. Savaşı kazanmak için planlar ve taktikler belirlendi. Rasûlullah (as) sayıları elli kişiyi bulan okçuları Abdullah b. Cübeyr komutasında bir tepeye yerleştirdi. Görevlerinin arkadan saldırabilecek atlıları uzaklaştırmak olduğunu bildirdi. Son olarak onlara: "Savaşı kazansak da kaybetsek de hiç kimse arkamızdan gelmesin. Yerlerinizde kalın. Sizin tarafınızdan bize saldırı gelmesin." diye emretti. Ordunun ön tarafına güçlü kuvvetlileri yerleştirdi. Kendi izni olmadan savaşın başlamamasını istedi. Küçükleri orduya almadı, fakat ısrarcı ve yaşından olgun gözüken iki genci kabul etti.

    Rasûlullah (as) bir kılıç gösterip "bu kılıcın hakkını kim verebilir." diye sordu. Kimseden ses çıkmadı. Bunun üzerine Ebu Dücane, ben hakkını veririm dedi ve aldı. Onunla müşrikleri darmadağın etti. Çarpışmanın daha ilk anlarından itibaren Müslümanlar düşmanı püskürtüp onları kovalamaya başladı. Uhud savaşının en acıklı ve müslümanlara derslerle dolu manzaralarından biri de Hanzala b. Ebi Amir’in şahadetidir. Hanzala harp davetini duyduğunda yeni düğünü olmuş, zifafa girmişti. Cihat çağrısını duyar duymaz çıkıp harp sahasına koşmuştu. Gusül fırsatı bile bulamadan şehit düşmüştü. Müslümanlar bu fedakârlık ve kararlılıkta iken gerileyen düşmandı. Fakat müslümanların fedakârlık ve kararlılık ruhu yerini ganimet kapma ve emre itaatsizliğe bırakınca toparlanan düşman karşısında yenilmeleri kaçınılmaz oldu. Hâlbuki Allah, Bedir savaşından sonra ganimetlerle ilgili uyarısını yapmıştı. Bu uyarının tatbikatını Uhud'da yeniden yaşamakla denenen Müslümanların tavır ve davranışlarından bunu çok iyi anlayamadıkları ortaya çıkmış oldu. Galibiyeti yenilgiye dönüştüren hadiseler meydana gelmeye başladı. "Andolsun ki Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip, bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı, kimi ahreti istiyordu. Derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı. Andolsun ki Allah sizi bağışladı. Allah'ın inananlara nimeti boldur." (3/152)

    Bedir zaferinden sonra sert ifadelerle hitap edilen Müslümanların, Uhud yenilgisi, Allah tarafından yumuşak bir üslupla karşılanıyor. Zaten yenilgi acısı çeken Müslümanların yumuşak eleştirilmesi gerektiğini de buradan öğrenmiş oluyoruz.

    Müşrik kadınlar kaçanları gayrete getirmek için şiirler okuyor, üstlerini başlarını paralıyorlardı. Rasûlullah'ın yerleştirdiği okçulardan çoğu verilen emri dinlemeyerek vadiden kaçan kâfirlerin bıraktıkları ganimeti toplamak üzere yerlerinden ayrıldılar. Abdullah b. Cübeyr'in bütün ısrarlarına kulak asmadılar. Müşrikken de iyi bir komutan olan Halid b. Velid iki yüz atlı ile onların terk ettiği yerden geride kalanları şehit ederek, Müslümanları arkadan vurdu. Kaçanlar da geri döndü. Neye uğradığını şaşıran Müslümanlar Uhud'a doğru arkalarında birçok şehit bırakarak çekilmek zorunda kaldılar. İslam kahramanı Hamza, Akabe biatlerinin öncüsü ensar Sad b. Rebi, ilk muallimlerden Mus'ab b. Umeyr ve daha birçok güzide sahabe şehit düştü. Allah'ın elçisi yaralandı, dişi kırıldı, miğferi yüzüne battı. "Muhammed (as) öldürüldü" şayiası yayıldı. Bunun üzerine Müslümanlar dağıldı. Bir kısmı Medine'ye, bazıları da dağa sığındı.

    Peygamber (as)'ın öldürüldüğüne dair çıkan şayia Müslümanlara bir şeyi daha öğretmiştir. Allah Rasûl’ü orada ölmemiştir, fakat ölebilecek bir insan olarak aralarında yaşamaktadır. Ölse bile esas olan davetini devam ettirmek ve baki olan Allah'a kulluk yapmaktır.

    "Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce daha nice peygamberler gelip geçmişti. Şimdi o, eceliyle ölür ve öldürülürse, siz ökçelerinizin üzerine gerisin geri mi döneceksiniz. Kim böyle ökçelerinin üzerinde arkaya dönerse, elbette Allah'a hiçbir şeyle zarar vermiş olamaz. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır."(3/144)

    Rasûlullah’ın yaşadığını öğrenen müslümanlar onun etrafında toplandılar. Sad b. Ebi Vakkas ve Rasûlullah’ın etrafında toplananlar, müşriklerin son saldırılarını ok atarak engelledi. Müslümanlar harap ve yorgun bir vaziyette Allah Elçisi’nin etrafına geldiklerinde yorgunluktan yığılıp kalıyor gözleri kapanıyordu.

    “Sonra o üzüntünün ardından Allah bir emniyet ve uyku indirdi. O uyku içinizden bir cemaati bürüyordu. Diğer bir cemaat ise canlarının derdine düşmüştü.” (3/154)

    Müslümanların çektikleri acının sadece kendileri tarafından çekilmediğini, kâfirlerin batıl davaları uğruna çektikleri acıyı şu ayetler ne güzel hatırlatmaktadır:

    “Eğer siz bir yara aldıysanız, kuşkusuz o topluluk da benzeri bir yara almıştır. Allah’ın inananları bilmesi, içinizden şahitler alması -Allah haksızlık yapanları sevmez- inananları netleştirmesi ve inkârcıları yok etmesi için bu (zafer) günleri(ni) insanlar arasında dolaştırırız. Yoksa Allah içinizden cihat edenleri ve dayananları bilmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Ölümle karşılaşmadan önce, onu temenni ediyordunuz. İşte şimdi onu görüyorsunuz, ama şaşkın bir halde bakıp duruyorsunuz.” (3/140-143)

    Müşrikler başta Medine’ye saldırmadan Mekke’ye yöneldiler. Kureyş’in müşrik ordusu Mekke’ye doğru yol alırken, müslümanlar şehitleri elbiseleriyle oldukları yerlere ikişer, üçer defnetmişler, Medine’ye dönmüşlerdir. Fakat Rasûlullah (s.a.v) Medine’ye döner dönmez tekrar düşmanı takip etmek için hareket emri vermiştir. Rasûlullah (a.s)’ın yaralar kapanmadan, yorgunluk atılmadan toplanılıp düşmanı takip kararı vermesi birçok bakımdan önem arz etmektedir. Mü’minler bununla her durumda peygamber’e itaatin önemini ve davalarının dünyevi menfaate dayalı olmadığını bütün dünyaya haykırmış oldular. Fiziken yenilmelerine rağmen ruhen diriliklerini gösterdiler. Takip emrine uyanların içinde ganimet ve dünyevi bir maksat taşıyan kişiler bulunmazdı. Çünkü Uhud’da ölümü görmüşlerdi. Onlar Allah yolunda şehit olma veya zafere kavuşma arzusunda olan kişilerdi. Müslümanlar, kendilerinde olması gereken ruhu, gayreti, ihlâsı ve cesareti bu sayede yakalamışlardır. Müslümanların kendilerini takibe çıktığını öğrenen kâfirlere ise korku hâkim oldu. Bu korku sebebiyle, Medine’ye saldırmaya niyetlenmelerine rağmen Mekke’ye dönüp sağa-sola bakmadan süratle uzaklaştılar.

    Allah müslümanların yenilgiden, güvene kavuşmalarını, onların bu davranışıyla elde ettiklerini ve çıkarılması gereken dersi şöyle özetlemektedir.

    “Yara aldıktan sonra yine Allah ve Rasûlü’nün davetine uyanlar, iyilik yapıp takva ile davrananlar için büyük mükâfat vardır. Bir kısım insanlar mü’minlere, düşmanlarınız size karşı toplandılar, onlardan korkun dediklerinde, bu onların imanlarını bir kat daha arttırmıştı. Allah en iyi vekildir ve bize yeter, dediler. Bunun üzerine kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan Allah’ın nimet ve keremiyle geri döndüler. O’nun rızasına uymuş oldular. Allah büyüktür, kerem sahibidir.” (3/172-174)

    Allah, bu tavrı gösteren ve göstereceklerin mü’minlere akıbetlerini ise şöyle bildirmektedir.

    “Sizden önce bir takım şeriatlar gelip geçti yeryüzünde bir dolaşın da bakın, peygamberleri yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş? İşte bu umum insanlar için bir açıklama, takva sahipleri için de bir vaaz ve irşattır.

    Gevşemeyin! Ve üzülmeyin. Eğer inanmışsanız en üstün olan sizsiniz.” (3/137-139)

    Sonuç olarak Uhud Savaşı bize şunları öğretmiştir. Rasûlullah bir davetçi olarak fanidir, Baki olan Allah’tır. Bir yenilgi müslümanların zaafından da kaynaklansa bu yenilgi her şeyin sonu değildir. Müslümanlar varlıkları süresince sabır, sebat ve güvenlerini kaybetmemelidirler. Yenilgi etkisi toplumda uzun süre tutulmamalı, toparlayıcı hareketler yapılmalıdır. Davayı şahıslara değil, şahısları davaya bağlamalıdır. Dava gerçek sahiplerince korunur. Münafık ve kâfirden medet beklenmez.

     

    Bu yazı toplam 795 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim