Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    ZAFER, GANİMET VE BAĞIŞ

    04 Ekim 2017 Çarşamba 16:31

    Bozgunu, Allah’ın kalplerine indirdiği güven ve kararlılık sayesinde galibiyete çeviren Müslümanlar, düşmanlarının korkuya kapılıp dağılmasıyla onları takibe başladılar. Bu sefer düşmanlar öyle bir bozgun yaşıyorlardı ki yanlarında getirdikleri malları, kadınları ve çocukları dahi onları durdurmuyordu. Savaşın bu en kızgın anlarında müşriklerin kadın ve çocuklarından da ölenlerin bulunmasına Rasûlullah (s.a.v), kadın, çocuk ve savaşa katılmayan kölelerin öldürülmesini yasaklayarak karşı çıktı. Çünkü bunların savaşın çıkmasında ve savaşta rolleri yoktu.

    Havazin ve Sakif öyle bir yenilgi yaşıyorlardı ki savaşta vermedikleri zayiatı kaçarken veriyorlardı. Geride kalan küçük birliklerini ise Müslümanlar kolaylıkla imha ediyorlardı. Rasûlullah (a.s), yeniden toparlanıp savaşamamaları için takip emri vererek, öldürülen müşriklerin eşyalarını öldürenin alabileceğini söyledi. Bu şekilde bir takibin yapılmasının zarureti ise düşmanın toparlanıp geri dönmesine sebeplerinin çok olmasındandır. Böyle bir emir savaşın durumuna göre, savaşanları teşvik için komutan tarafından verilebilir. Aksi hallerde elde edilen her şey ganimet hükümlerine tâbidir.

    Huneyn bozgunu üzerine reisleri Malik b. Avf, Beni Sakif ve diğerleri Taif’e sığındılar. Kaçanlardan bir kısmı ise Havazin’in ikametgâhı olan Evtas vadisinde toplandılar. Rasûlullah (s.a.v) Ebu Musa el-Eş’ari’nin amcası Ebu Amir Eş’arî’yi askeri bir birlikte oraya gönderdi. Düşmanla karşı karşıya geldiklerinde Ebu Amir, bizzat meydana çıkıp peş peşe gelen dokuz kardeşten her birini İslam’a davet etti ve onların kabul etmemesi üzerine: “Ya Rab! Bunun aleyhine şahit ol” diyerek teker teker hepsini öldürdü. Onuncu kardeş gelince, ona da İslam’ı teklif etti ve Allah’ı şahit tuttu. O da: “Ya Rab! Benim aleyhimde şahit olma”, diye karşılık verince Ebu Amir onu öldürmedi. Ebu Amir ise aldığı ok yaralarıyla şehit oldu.

    Ondan sonra birliğin komutasını Ebu Musa el-Eş’ari üstlendi. Zafere ulaşarak pek çok esir ve ganimet mallarıyla Rasûlullah’ın yanına geldi.

    Huneyn ve Evtas savaşlarında Müslümanların eline geçen esirlerin hepsi kadın ve erkek altı bin kişi olup ganimetleri dört bin deve, kırk binin üstünde koyun, pek çok gümüş ve ziynetten ibaretti. Esirler ve ganimetler Ci’râne denilen yere toplatıldı. Mes’ud b. Amr el-Gıfâri esirleri ve ganimeti koruması için muhafız tayin edildi.

    Müslümanlar, Havazin’i dağıtıp, Nahle ve Evtas’a kadar takip ettikten sonra vakit kaybetmeden Taif’e yöneldiler. Çünkü savaşın tehlikeli idarecisi Malik bin Avf ve dostları buraya sığınmışlardı. Eğer o rahat bırakılıp Medine’ye dönülse, elde edilen başarılar boşa gidebilirdi. Bu yüzden ganimet bölüşümü yapılmadan müşriklerin son direniş üssünün de etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu. Fakat Taif halkı zengin ve dirençli bir toplumdu. Dinlerinde sağlam, savaşta tecrübeliydiler. Bunun yanında çok sağlam kale ve hisarları vardı. Hem de uzun süre yetecek kadar yiyecekleri mevcuttu.

    Müslümanların ise kuşatma hususundaki tecrübeleri yetersizdi. Daha önce Beni Nadir, Beni Kureyza ve Hayber’i kuşatmışlardı. Fakat buraları farklı taktiklerle teslim almışlardı. Taif ise onlara göre çok daha kuvvetliydi. Bundan dolayı yeni taktik ve metotlar bulmaları gerekiyordu. Bu sebeple bu muhasara tam bir taktikler savaşına dönüştü.

    Önce mancınık kullanılarak Taif surları taş yağmuruna tutulduysa da surlar öyle sağlamdı ki hiçbir hasar verdirilemedi. Bundan sonuç alınamayınca  “debbâbe” denilen tahtadan ve deriden bugünün tankına benzeyen, onları kaleden atılan oklara karşı koruyan araçlar yapıldı. Müslümanlar debbâbenin içine giriyor, surlara doğru ilerliyorlardı. Surlara varınca açmaya çalışıyorlardı. Fakat Taifliler de karşı taktikler geliştirerek debbâbelerin üzerine kızgın demir ve taş atmaya başladılar.

    Müslümanlar, Taiflilerin en önemli zenginlik ve kuvvet kaynağı olan bağlarının yakılacağını bildirip tahribe başladıklarında Taifliler, Rasûlullah’a haber gönderip bağları yaktırmamasını isteyerek; bağları ya kendi mülkiyetine alması veya Allah ve sıla-i rahim adına terk etmesi hususunda ricada bulundular.

    Sakiflilerin buna da boyun eğmediği görülünce başka bir taktik denenmeye başlandı. Denildi ki: “Hisardan dışarı çıkıp da teslim olan serbesttir.” Bununla 12 bine yakın bir topluluğun kuşatması altında sonlarının ne olacağını bilmeyen halkın ikileme düşmesi sağlanacaktı. Kölelerin ise sahipleri uğruna can vermek yerine özgürlükleri söz konusu olduğundan bu çağrıya kulak vermeleri bekleniyordu. Bu taktiğin de on-on beş kadar köleden başka kimsenin kaleden inmesi dışında fazla etkisi olmadı. Köleler ise Müslüman olup serbest bırakıldılar.

    İnatçı bir düşmanla karşı karşıya bulunduğunu yıllar önce Taif’i İslam’a davet için geldiğinde görevi sadece tebliğ olan birisine haşin davranışlarından bilen Rasûlullah, Nevfel bin Muaviye’ye sordu: “Nevfel, bu işin içinde neler görüyorsun?” o da dedi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, o delikte bir tilkidir. Onun önünde durursan, onu yakalarsın, bırakırsan da ondan zarar görmezsin. Ancak bu delik önünde bu tilkiyi beklemek ne zamana kadar sürecek?”

    Kuşatma başlayalı yirmi günden fazla olmuştu. Medine ise iki aydan fazla zamandır savunmasız kalmış, kuzey sınırında ise huzursuzluk söz konusuydu. Bu kadar büyük ve dengeleri tam oturmayan bir orduyla inatçı ve uzlaşmaz bir hisarın başında beklemek anlamını yitiriyordu. Ayrıca Ci’rane deresindeki ganimetlerin paylaşılması gerekiyordu ve harem aylar da girmek üzereydi. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı muhasara kaldırıldı. Şunu da burada zikretmek gerekir ki kuşatma sırasında Hz. Ali’nin emrine verilen bir birliğe Beni Sakif ve Havazin’in etrafta bulunan ne kadar putları varsa hepsi tahrip ettirilmiş, putperestliğin şekli unsurları ortadan kaldırılmıştır.

    Taif kuşatmasında 15 kadar şehit verildi. Bunlardan biri de Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdullah’tı. Görüleceği üzere İslam davasında sahabe ne tür zorluklara ve acılara katlanmışlardır. Zaferler, başarılar kolay elde edilmemiştir.

    Taif’ten dönüş sırasında Rasûlullah’tan Sakîf oğulları için beddua etmesi istendi. Rasûlullah kendisini daha önce taşlayarak şehirlerinden çıkaran bu halka beddua etmemişti ki şimdi beddua etsindi. O, daha önce ettiği duayı tekrarlayarak: “Ya Rab, Sakif oğullarına doğru yolu göster; onları bize gönder.” niyazında bulundu. Bunun anlamı cihat, bir topluluğun yok edilmesi değil, iyiliği emir ve kötülüğü nehiy vazifesinin bir tür uygulamasıdır. Müslüman’a yakışan, başkalarının hidayet ve kurtuluşunu istemektir. Cihadın meşru olabilmesi bu maksada bağlıdır.

    Rasûlullah ve Müslümanlar Taif’ten ayrılarak, ganimetlerin bulunduğu Ci’rane vadisine geldiler. Burada ganimetler paylaştırılmadan önce birkaç gün beklenildi. Çünkü Rasûlullah Havazin’in Müslüman olmasını umduğu için ganimet taksimini geciktiriyordu. Fakat gelen gidenin olmadığını görünce taksimi başlattı. Beşte birini Beytu’l-Mal’e, kalan beşte dördü askere taksim etti. Bu arada Müslüman olmuş Havazin heyeti çıkageldi: Rasûlullah’ın esirleri ve malları kendilerine vereceğini umuyorlardı. Heyetten biri O’nunla konuşurken: “Ya Rasûlullah! Biz soy, kök ve aileye sahip kimseleriz, bize bir bela inivermiştir. Sen de bunu biliyorsun. Bizi bağışla ki Allah da seni esirgesin.” dedi. Daha sonra Havazin kabilelerinden Benî Sa’d taifesinden olan Zuheyr (Ebu Suned) isimli biri ayağa kalkıp şöyle konuştu: “Ya Rasûlullah, bu tutsaklar içinde senin halaların, teyzelerin ve seni emziren sütannelerin var. Eğer biz Haris bin Şemir’i (Gassanî emiri) veya Numan bin Munzir’i (Hire emiri) emzirmiş olsaydık, sonra senin bize yaptığın olayın bir benzeri başımıza gelseydi ve biz ondan bize şefkat etmesini ve acımasını isteseydik bunu yaparlardı. Hâlbuki sen kendisine bakılıp büyütülenlerin en hayırlısısın.”

    Bu durumun Rasûlullah’ın çok hassas olduğu iki konuya yani İslamî ve insanî, bağlara dayandırılması, O’nun bütün olanları unutmasına neden olabiliyordu. Savaş meydanında, dirençli ve sert olan Rasûlullah duygusal bağlar ve anlar söz konusu olduğunda dostlarını bile hayrete düşüren bir yumuşaklık göstermede tereddüt etmiyordu. Fakat onların  bu isteklerini bu ortamda yerine getirmek çok da kolay görünmüyordu. Çünkü orduya ganimet paylaştırılmıştı ve de ordu içinde bu kadar zorluklardan sonra elde edilen şeylerden bir anda vazgeçmeleri mümkün olmayanların sayısı azımsanamayacak kadar çoktu. Buna rağmen Rasûlullah onlara: “Sizin için kadın ve çocuklarınız mı, yoksa mallarınız mı değerlidir.” diye sorarak mallarını veremese de esirleri özgürlüklerine kavuşturabileceğinin işaretini verdi. Onlar da: “Bizden mallarımız ile ailemiz arasında seçim yapmamızı istiyorsan, ailelerimiz bize daha değerlidir” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah: Benim ve Abdulmuttalipoğullarının payı sizin olsun. Ben halkla birlikte öğle namazını kıldıktan sonra siz kalkıp şöyle deyin: “Biz kadın ve çocuklarımız hakkında Rasûlullah’ı halk indinde, halkı da Rasûlullah indinde şefaatçi tayin ediyoruz.” Ben de kendimin ve Abdulmuttalip ailesinin payını sizlere bağışlayacağımı duyuracak ve diğerlerinin de esirlerini salıvermelerini isteyeceğim” dedi.

    Havazin söylenileni yaptı. Rasûlullah kendi payını ve Abdulmuttalip ailesinin payını bağışlayınca, Muhacirler ve Ensar topyekûn: “Bizim payımız da Rasûlullah’ındır.” diyerek paylarını bağışladılar. Fakat Temimoğullarının lideri Akra b. Habis ve Uyeyne b. Hısn esirleri vermeyi reddettiler. Abbas b. Mirdas da Suleymoğulları adına esirleri geri vermeye karşı çıktı. Ancak Suleymoğulları Abbas’ın tavrını onaylamayıp esirlerin bağışlanmasını istediler. Rasûlullah bağış yapmayanların da bağış yapmalarını sağlamak için: “Sizden kim bugün elindeki esirleri verirse alınacak ilk ganimette kendisine bugün bağışladığının altı katını vereceğini” söyledi. Böylece bağışa tam gönüllü olmayanların da bağışı sağlandı.

    Rasûlullah Havazin heyetine, liderleri Malik b. Avf en-Nasri’yi sordu. Onun Taif’te olduğunu öğrenince ona şu mesajın iletilmesini istedi. “Eğer Müslüman olursa malı ve ailesi geri verileceği gibi yüz deve de bağışta bulunulacaktır.” Malik, Rasûlullah’ın vadini duyar duymaz Sakiflilerden habersiz gizlice Taif’ten kaçarak O’nun yanına geldi. Çünkü Rasûlullah’ın Havazinlilere karşı hayret verici cömertliğine hayran kalmış, ruhunu saran kinin yerini sevgi almıştı. Yiğit insanların ruhunu kaba kuvvetten çok cömertliğin ve ihsanın etkileyeceğini bilen Rasûlullah’ın bu yöntemi, davetinin temel ilkelerindendir. Çünkü cömertliğin etkileyemeyeceği yürek ve kafa nadirdir. Malik, Ci’rane’de ya da Mekke’de Rasûlullah’ın huzuruna kabul edildi. Kendisine vaat edilenler yerine getirildi. O da samimi bir inanç gösterdi. Bu samimiyetini Rasûlullah ve Müslümanların Medine’ye dönmelerinden sonra Taif’e karşı takındığı tavırla gösterdi. Rasûlullah onu kendi kavmine başkan seçti. Böylece onun desteğiyle Taif yani Beni Sakif yola getirildi.  Rasûlullah Huneyn’de düşmanı olan bu yiğit insanın gönlünü fethederek İslam’ın yayılmasında büyük bir adım daha atmayı başarmış oldu.

    Rasûlullah’ın bir kimsenin İslam olması uğruna yapamayacağı bağış yoktu. Çünkü O’nun asıl görevi insanlar Allah’ın dinine çağırmaktı. Bu daveti kabul edene ve edeceklere memnun olacakları her şeyi vermeye hazırdı. Bu yüzden kendi payına düşen beşte birden yani Beytül-Mâl’den kalpleri İslam’a ısındırılması gerekenlere bol bağışta bulunuyordu.

    Çünkü ayette: “Bilin ki ele geçirdiğiniz ganimetin beşte biri Allah’ın, peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır.” (Enfal 41) buyrulmuştur. Geri kalan beşte dört, savaşa katılan mücahitlerindir.

    Ganimetlerden Beytü’l Mal’e yani Rasûlullah’ın tasarrufuna düşen kısmı da Rasûlullah, zekâtların dağıtılması istenen yerlere dağıtıyordu. “Sadakalar Allah’tan bir farz olarak yalnızca fakirler, düşkünler, (zekât) işinde görevli olanlar, kalpleri ısındırılacaklar (Muellefe-i Kulûb), köleler, borçlular, Allah yolunda (olanlar) ve yolda kalmışlar içindir. Allah bilendir. Hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 60). Bu durumda özellikle kalpleri ısındırılacaklar öne çıkıyordu. Çünkü Mekke yeni fethedilmiş İslam gönüllerine tam olarak yerleşmemişti. Kimisi ise hâlâ İslam’a girmemişti. Rasûlullah durumları ve konumlarına göre kalpleri ısındırılacak olanlara öyle cömert davranıyordu ki verdiklerini alırken bile O’na kızanlar, verileni aldıklarında O’nu insanların içinde en sevgili görmeye başlıyorlardı. Müellefe-i Kulûbten Safvan b. Ümeyye diyor ki: “Rasûlullah (s.a.v) bana verdiklerini uzatırken, insanlardan en kızdığım oydu. Verdikten sonra da insanlardan en çok sevdiğim o oldu”

    Enes bin Malik de bu konuda şu tespiti yapmıştır: “Adam sırf dünyalık için Müslüman olurdu. Müslüman olduğunda da, İslam ona dünya ve üzerindekilerden daha sevimli gelirdi.” Gerçekten de İslam davetinin en belirgin özelliği İslam olmamışlara hidayet dilemek ve Müslüman eğiliminde olanlara bol ihsanda, insanlıkta ve cömertlikte bulunmaktır. Rasûlullah, o gün yüze yakın kişiye çeşitli bağışlarda bulundu. Verdiğine yüzlerle, ellilerle ifade edilen sayıda develeri ki bugünün bile muazzam serveti sayılacak miktarda veriyordu.

    Rasûlullah (s.a.v) Ebu Süfyan’a yüz deve oğulları Muaviye ve Yezid’e de yüzer deve verilmesini söyledi. Fakat bu kendisine de yüz deve verilmiş olan Hz. Hatice’nin yeğeni Hakim’in gözünden kaçmadı. Ebu Süfyan’a üç yüz deve verilmiş sayılacağından iki yüz deve daha istedi. Rasûlullah da verdi. Fakat Hakim’e şöyle dedi: “Bu servet temiz ve yeşil otlaktır. Kim onu cömertçe alırsa orada mübarek olacaktır. Kim de onu gururla alırsa mübarek olmayacak ve yiyen, fakat doymayan kişi gibi olacaktır. Veren el alan elden hayırlıdır. Vermeye ilk önce ailenden, bakmaya yükümlü olduklarından başla. “Bunun üzerine Hakim gelecekte kendi elinin hiçbir zaman alan el olmayacağına yemin ederek sonra istediği iki yüz deveden de vazgeçti. Böyle bir dağıtıma açıktan itiraz edip şiir söyleyerek kendisine de yüz deve verilmesini isteyen Abbas bin Mirdas için Rasûlullah: “Bunun dilini kesin”, (Yani istediklerini verin de sesini kessin) buyurunca Hz. Ali, Abbas b. Mirdas’ın elinden tutup dışarı çıkardı. Abbas: “Ya Ali! Gerçekten dilimi kesecek misiniz?” dedi. Ali de: “Rasûlullah’ın emrettiği gibi yapacağım” dedi. Onu develerin olduğu yere götürüp: “Ya Abbas! Seni Rasûlullah muhacirlerden ve ensardan sayıp dört deve verdi. İstersen dört deveye kanaat edip onlardan ol. Dilersen yüz deve alıp müellefe-i Kulûb’tan ol” dedi. Abbas bu söz karşısında sessiz ve şaşkın halde kaldı. Daha önce Rasûlullah’ın verdiği dört deveyi tercih etti.

    Rasûlullah’ın bu kişilere yapmış olduğu cömertlik de Huneyn’de göstermiş olduğu cesaret gibi peygamberlik nişanelerindendir.

    Bazı Müslümanların dahi garibine giden ve kendilerini mahzun hissetmelerine sebep olan bu dağıtımın gerekçelerini yeri geldikçe izah eden Rasûlullah şöyle buyuruyordu: “Vallahi ben, birine veriyor, öbürüne vermiyorum; vermediğimi verdiğimden çok severim. Kalplerinde sabırsızlık gördüğüm kimselere veriyor, Allah’ın kalplerine zenginlik ve hayır koyduklarını da bırakıyorum.”

    Ganimeti çok önemseyen bedevi kabilelerinin bu husustaki tavırlarına pek aldırmayan Rasûlullah, Ensar’dan bazılarının bu konuda yapmış oldukları değerlendirmelere açıklık getirmeliydi. Çünkü samimi fakat fakir birçok insanın eline bir şey geçmezken daha Müslüman olup olmadıkları tam belli olmayan ve ayrıca zengin olan bazı kimselerin bu cömertlikte ödüllendirilmesinin bir izahı olmalıydı. Gerçi muhacirler de hediye olarak bir şey almamışlardı, ama bu Medineli ensarın itirazını önlemiyordu. Çünkü ikramın çoğu muhacirlerin akrabaları Kureyş’e yapılmıştı. Ayrıca bu bağışlarla birlikte Rasûlullah’ın kendi kabilesiyle kalacağı endişesini içlerinden atamıyorlardı:  “Rasûlullah kendi kabilesine döndü” diyorlardı. “Savaş sırasında O’nun arkadaşları bizlerdik. Fakat ganimet dağıtılırken akrabaları ve kabilesi O’nun arkadaşı oldu. Bunun nereden kaynaklandığını muhakkak öğreneceğiz. Eğer bu Allah’tan ise sabırla kabul ederiz, fakat eğer bu sadece Allah            Rasûlü’nün bir fikrinden öte gitmiyorsa, bizi de düşünmesini isteyeceğiz” (Hz. Muhammed’in Hayatı, Martin Ling. s.510)

    Ensar arasındaki bu düşünce ve konuşmalar kızışınca Ensar’dan Sa’d b. Ubade Rasûlullah’a gitti onların neler söyleyip neler düşündüklerini O’na anlattı. Rasûlullah: “Peki bu durumda sen nerede yer alıyorsun, ey Sa’d?” dedi. Sa’d: “Ey Allah’ın Rasûlü ben de onlardan biriyim. Bunun neden kaynaklandığını öğrenmek istiyoruz” diye karşılık verdi. Rasûlullah Sa’d’a tüm Ensar’ı daha önce esirlerin yerleştirildiği sığınaklardan birine toplamasını söyledi. Daha sonra Rasûlullah onların yanına gitti ve Allah’a hamd ve şükrettikten sonra şöyle dedi: “Ey Ensar topluluğu hakkımda gönlünüzden geçirdiğiniz teessürü işittim. Siz sapıklık içindeyken ben size gelmedim mi ve benim vasıtamla Allah’ın hidayeti size erişmedi mi? Siz fakir iken, benim hicretimle Allah sizi zengin etmedi mi? Aranızdaki kin ve düşmanlık sizi kemirirken, benim gelişimle Allah kalplerinizi telif edip birleştirmedi mi?”

    Ensar her soruya “Evet” demekte, söylenenleri ikrar ve itiraf etmekteydi. Rasûlullah konuşmasına şöyle devam etti: “Siz benim sorularıma karşılık “Ey Muhammed, herkes seni yalanlamışken aramıza geldin. Biz sana bütün kalbimizle inandık. Hiç yardımcın yokken sana yardım ettik. Seni vatanından çıkardıklarında seni yurdumuzda ağırladık. Sen bize fakir geldin, biz sana yardım ettik.” deseydiniz doğru söylemiş olurdunuz. Biz de sizi doğrulardık. Ey Ensar topluluğu! Acaba bir kavme İslam’a ısınmaları için dünyalık bir şey verdiğim, sizi de İslam’ınızla baş başa bıraktığım için mi dargınlık duyuyorsunuz? Ey Ensar topluluğu, bu halkın deve ve koyunlarla gitmelerine, Rasûlullah’ın da sizlerle kendi beldenize dönmesine razı değil misiniz? Eğer hicret olmasaydı, ben Ensar’dan biri olsaydım, halkın tümü başka yola, Ensar da başka yola girseydi, ben Ensar’ın yolunu tutardım. Allah’ım Ensar’a rahmet eyle! Ensar’ın evlat ve torunlarına rahmet eyle”

    Konuşma bittiği zaman, Ensar’ın gözyaşları sakallarını ıslatmış, heyecanla karışık sevinç ortalığı kaplamıştı. Ensar’dan “Bizim ganimetten payımız sadece Rasûlullah’tır. Biz de O’na razıyız” sözünden başka söz duyulmuyordu.

    Rasûlullah hep verdi. Malını yeni Müslüman olmuş Kureyş’e hatta Huneyn savaşında kendisiyle savaşan sonra Müslüman olanlara, sevgisini Muhacire ve Ensar’a verdi. Verdiklerini geri almadı, başlarına kakmadı. Herkesin memnun olacağı şeyi kendilerine verdi. Bunları yaparken tek gayesi vardı, Rabbinin kendine verdiği görevi hakkıyla yerine getirebilmek. Biz de şahidiz ki O bu görevini hakkıyla yerine getirmiştir.

     

    Bu yazı toplam 1115 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim