Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
    Adil BÜYÜKÇOLAK / Yazar

    ZOR İŞ

    23 Haziran 2017 Cuma 10:10

     

    Rasûlullah (s.a.v.) etrafa gönderdiği elçi ve mektuplarla İslam davetinin duyurusunu yaptı. Bu davetlere karşı gösterilen tepkiler ise farklı farklı oldu. Bizans İmparatoru ve Mısır hükümdarı daveti nezaketle karşıladılar. Habeşistan Kralı davete icabet ederken, Pers Kisrası ve bazı Kuzey Arabistan'daki uydu devlet ve kabile başkanları daveti hor görerek küstahlıkla reddettiler. Elçiler olayında en kötü hadise, Busra hükümdarına elçi olarak gönderilen Haris bin Umeyr Ezdi'nin, Kayser’in komutanlarından Şurahbil bin Amr Gassanî tarafından elçilik sıfatı bilinmesine rağmen hunharca katledilmesidir.

    Hz. Muhammed (s.a.v.), yirmi üç senelik peygamberlik hayatının her anında ve her fırsatta insanları, dili, dini ve ırkı ne olursa olsun Allah'ın yoluna çağırmıştır. Savaşta, barışta, ikili görüşmelerde ya bizzat ya da mü'minler vasıtasıyla tebliğ görevini yerine getirmiştir. Müslümanların da her şart ve ortamda tebliğ ile mükellef olduğunu uygulamalarıyla bize göstermiş ve öğretmiştir. Rasûlullah daha hayatta iken Arap yarımadası çoğunlukla savaşla değil, davet ve diplomatik başarılarla İslam olmuşlardır.

    Rasûlullah'ın İslam'ı mektup ve elçiler vasıtasıyla duyurduğu yerler ise kısa süre sonra Dar'ul İslam haline gelmiştir.

    Hudeybiye barışı ile güneyi, Hayber'in fethi ile de kuzeyi nispeten güvence altına alan Müslümanlar rahatlamışlardı. Hudeybiye barışının gereği olarak bir yıl erteledikleri Ka'be ziyaretinin vakti yaklaşmıştı. Bunun için sadece etrafındakiler hakkında haber edinmek veya Müslümanlarla müttefiklerine karşı mütecaviz hareketlerde bulunanları cezalandırmak için küçük seriyyeler gönderiliyordu.

    Hayber'in fethinden sonra, biri Hz. Ali (r.a), diğeri Hz. Ebu Bekir (r.a) yönetiminde iki küçük birliği Yemen'e giden yolu kapatan iki düşman Havazin kabilesinin üzerine yollandı. Etrafa gönderilen diğer iki seferde Rasûlullah'a ait olan Fedek arazisine yakın bir yerde yerleşik olan Beni Mürre üzerine yapıldı. İlk seferde otuz kişi olan Müslümanlar büyük kalabalıkla baş edemediler. İki yüz kişilik ikinci bir birlik düşman üzerine gönderildi. Düşman püskürtüldü, develer ve koyunlardan oluşan birçok ganimet, ayrıca esirler ele geçirildi.

    On yedi yaşlarında bir delikanlı olan Üsame de bu sefere katılmıştı. Karşı taraftan kendisiyle alay eden bir adamı izleyerek onu yakalamıştı. Yararlanan adam "La ilâhe illallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) demesine rağmen Üsame onu öldürmüştü.

    Seferin lideri Galip b. Abdullah çarpışma bittikten sonra hemen Üsame'yi sordu. Zira Rasûlullah'ın Zeyd'in oğlu olan Üsame'yi ne kadar çok sevdiğini herkes biliyordu. Zafere rağmen Üsame'nin orada olmayışı herkesi üzmüştü. Üsame hava karardıktan bir saat sonra çıkageldi. Nerede olduğu sorulunca olanları anlattı: "Benimle alay eden bir adamı kovalıyordum, tam onu yakalayıp yaraladığımda "La ilahe illallah" dedi. Hz. Galib: "Sen de bunun üzerine kılıcını kınına koydun değil mi?" deyince Üsame: "Hayır, ancak ona ölüm şerbetini içirdikten sonra koydum" dedi. Bunun üzerine herkes onun bu davranışını kötüleyen sözler söylediler. Zira bu tip bir olay karşısında yapılacak davranışın ayetle belirlenmiş olduğunu biliyorlardı.

    "Ey iman edenler, Allah yolunda adım atığınız (savaşa çıktığınız) zaman, iyice açıklık kazandıran ve size (İslam geleneğine göre) selam verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: "Sen mü'min değilsin" demeyin. Asıl çok ganimetler, Allah katındadır. Bundan önce siz de böyle idiniz; Allah size lütufta bulundu. Öyle ise iyice açıklık kazandırın. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı bilir." (Nisa 94). (Bu ayetin sebebi nûzülü ile ilgili birkaç olaydan daha bahseden rivayetler vardır.)

    Medine'ye varılınca Üsame doğruca Rasûlullah'ın yanına gitti. Kucaklaştıktan sonra seferi anlatmasını isteyen Rasûlullah'a olanı biteni haber verince:  "Ey Üsame! O lailahe illallah dediği halde öldürdün mü?" diye sordu Rasûlullah. Üsame: "Ey Allah'ın Rasûlü o sadece öldürülmekten kurtulmak için böyle söyledi" deyince de Rasûlullah: "Sen de onun doğru mu, yalan mı söylediğini anlamak için kalbini mi açtın" deyip "Lailahe illallah" demişken nasıl olurda onu öldürürsün?" sözünü tekrar ettikçe, Üsame kendisinin o gün Müslüman olmayı dilemeye başladı. Keşke bugün Müslüman alaydım" temennisi dudaklarından döküldü. Çünkü İslam'a girdiğinde tüm eski günahlar affolunuyordu.

    Hayber'den sonra Medine'de küçük seferler hariç barış ve zenginlik içinde geçen günler ve aylar başlamıştı. Rasûlullah, bu durumunda getirdiği birçok problemleri yaşamıştır. Özellikle ailevi problemler baş göstermiştir.

    Yeni kazanılan servetler ve Müslümanların ekonomik durum yönünden çok rahatlaması Ümmü Eymen'i (r.a) bile istekte bulunmaya sevk etti. Çoktan beri kendine ait bir devesi olsun istiyordu. Bu sebeple Rasûlullah'tan bir binek istedi. Rasûlullah ciddi ciddi bakıp: "Seni bir devenin yavrusuna bindireceğim" deyince gerçekten yavru deveyi kastettiğini sanarak: "Ey Allah'ın Rasûlü, bu bana uygun değil. Ben bunu istemem" dedi. Rasûlullah (a.s) yine: "Seni bir deve yavrusundan başka bir şeye bindirememem" diye tekrar tekrar söyleyip, her devenin mutlaka başka bir devenin yavrusu olduğunu (ve şaka yaptığını) anlamasına kadar sürdürdü.

    Başka bir gün Hz. Ömer, Rasûlullah'ı elini yanağına koymuş üzüntülü ve düşünceli gördüğünde Rasûlullah: "Ey Ömer! Benden sahip olmadığım şeyleri istiyorlar" diyerek dert yanıyordu. Hayber'in fethine kadar doyuncaya kadar hurma yediklerini hatırlamadığını söylüyor Hz. Aişe (r.a) Çünkü bakmakla yükümlü oldukları fakir muhacirlerin sayısındaki sürekli artış, Peygamber (s.a.v.) hanımlarının sadece ihtiyaçları olan şeyleri istemelerine, çoğu zaman onu bile istememelerine neden oluyordu. Fakat artık Rasûlullah hanımlarına hediyeler verebilecek duruma gelmişti. Bu da birçok problemi beraberinde getirmişti. İsteklerim artıyor, eşitlik bahane edilerek kıskançlık yapılıyordu. Rasûlullah'ın hoşgörüsü, kötüye kullanılmaya başlanıyordu.

    Yine bir gün Hz. Ömer bir sebep yüzünden karısı ile tartışırken onu azarladı, o da karşılık verdi. Hz. Ömer onu uyardığında ise karısı, Rasûlullah'ın hanımlarının bile ona karşılık verdiklerine göre, kendisinin neden veremeyeceğini sordu. Kızını (Hafsa'yı) kastederek: "Onlardan biri var ki o, sabahtan akşama kadar tüm kafasındakileri söylüyor" diye ekledi. Buna üzülen Ömer (r.a) hemen Hafsa'ya gitti. Onu uyarmak ve kendine olan güvenini sarsmak için: "Sen de ne Aişe'nin zerafeti, ne de Zeyneb'in güzelliği var" dedi. Bunun fayda etmediğini görünce: "Siz Peygamber'i (s.a.v) kızdırdığınızda, Allah'ın sizi kendi gazabından helak etmeyeceğinden emin misiniz? diye ekledi. Sonra kuzeni Ümmü Seleme'ye gitti. Tüm düşüncelerini Rasûlullah'a söyleyip saygısızca ona cevap verip vermediklerini sordu. Ümmü Seleme: "Allah aşkına sen Allah'ın Rasûlü ile hanımları arasına nasıl girersin? Evet, Allah'a and olsun, biz ona düşüncelerimizi çekiyorsa, bu kendi bileceği bir şeydir. Eğer bize böyle yapmayı yasaklarsa biz ona, sana itaatimizden daha fazla itaat ederiz" diye cevap verdi. Ömer (r.a) bunu üzerine fazla bir şey söyleyemedi.

    Son zamanlarda Rasûlullah'ın aile yaşantısında beklenmedik problemler artmaya başladı. Mukavkıs'ın gönderdiği hediyeler arasında Mariye ismindeki cariye Rasûlullah'ın eşi olma şerefine yükselmişti. Bir erkek çocuk (İbrahim) dünyaya getiren Mariye'nin yanına sık uğrar olan Rasûlullah'ı özellikle Hafsa ve Aişe kıskanır olmuşlardı. Kıskançlık ev yaşantısını alt üst etmeye Rasûlullah'ı ruhi bakımdan germeye başlamıştı. Mariye'nin evi Medine'nin dışındaki bir üzümlükteydi. Hanımlarının baskısı dolayısıyla Mariye'yi görmemeye yemin eden Rasûlullah ve yanlış tutum içine giren eşleri Allah tarafından uyarılıyordu: "Ey Peygamber! Eşlerinin hoşnutluğunu isteyerek Allah'ın sana helal kıldıklarını niçin haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (66/1) (Bu ayetin iniş sebebi olarak Rasûlullah'ın kendisine bal şerbetini haram ettiği rivayeti meşhurdur.)

    Allah, Peygamberi'nin kendisine helal olan bir şeyi veya fiili kendisine yemin ederek haram etmesinin doğru olmayacağını böylece bildirmiştir. Meşru olan bir şeyi yeminle yasaklayanın yeminini çözmesini ne istemiştir. Allah güçlük değil kolaylık istemektedir." Allah, yeminlerinizi çözmenizi size meşru kılmıştır. Allah sizin yardımcınızdır. O, bilen her şeyi hikmetle idare edendir." (66/2) buyurarak Rasûlullah'ı içine düştüğü sıkıntıdan kurtarmıştır. Eşlerini de tutum ve davranışları hususunda dikkatli olmaya çağırırken, Rasûlullah'ı üzmemelerini kaybedeceğini bildirmektedir: "Eğer ikinizde Allah'a tövbe ederseniz, kaymış olan kalpleriniz düzelmiş olur. Ve eğer peygambere karşı birbirinize arka verirseniz şüphesiz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve mü'minlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de ona yardımcıdır. Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi, kendini Allah'a veren, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan dul veya bakire eşler verebilir." (66/4-5) buyrulduktan sonra aynı surenin sonunda iki iyi ve iki kötü kadın örneği verilmek suretiyle ikaz pekiştirilmiştir.

    Artık iş o halde geldi ki, Rasûlullah eşlerinin tavırları ve hareketlerinin kendisini sıktığını ve üzdüğünü göstermek için Mescit içindeki hasırla döşeli bir tahıl ambarında yaşamaya başladı. Bundan dolayı Rasûlullah'ın eşlerini boşadığı şeklinde yorumlar yapıldı. Bunun üzerine Hz. Ömer Mescide gitti. Namazdan sonra Rasûlullah'la konuşmak için seslenecekti ki, Allah Rasûlü köşesine çekildi. Hz. Ömer de kızı Hafsa'ya gitti. O'nu gözyaşları içinde buldu. Ona: "Niçin ağlıyorsun? Sana bunun böyle olacağını söylememiş miydim? Allah'ın Rasûlü sizi boşadı mı?" diye çıkıştı. Hafsa: "Bilmiyorum, fakat o orda sundurmada duruyor" dedi.

    Hz. Ömer (r.a), Rasûlullah'ın yanına girmek için sundurmanın önünde duran kölesine izin istediğini bildirmesini istedi. Rasûlullah'ın bu isteğe cevap vermediğini bildirilince yerine dönüp oturdu. Sonra iki kez daha teşebbüste  bulundu. Fakat sonuç aynıydı. Artık tam dönüp gideceği sıra iznin verildiğini duyunca içeri girdi. Rasûlullah bir hasrın üzerinde yatıyordu. Arkasına yattığı hasırın izi çıkmıştı. Hurma lifi ile doldurulmuş deri bir yastığa dayanan Rasûlullah, Hz. Ömer (r.a)  içeri girdiğinde ona bakmadı. Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Rasûlü eşlerini boşadın mı?" deyince Rasûlullah gözlerini kaldırdı: "Hayır, boşamadım" dedi. Buna çok sevinen Hz. Ömer etraftan işitilecek derecede yüksek sesle tekbir getirdi. Sonra orada ayakta durup, Rasûlullah'ın ne durumda olduğunu anlamaya çalışan Hz. Ömer, sözü kadınlara getirerek "Biz Kureyşliler eskiden eşlerimiz üzerinde hâkimdik, fakat Medine'ye geldiğimizde hanımların kocalarına hâkim olduğu bir toplulukla karşılaştık" dedi. Bu sözler üzerine Rasûlullah'ın yüzünde tasdik eder bir tebessüm olunca bu olaylara sebep olacakları konusunda Hafsa'ya uyarı amacıyla söylediklerini anlattı. Buna da gülümseme ile karşılık verince Rasûlullah, yere oturan Hz. Ömer, odanın sade döşemesini -ki yerde bir hasır, üç deri yastıktan oluşuyordu- Yunan ve İran krallarının lüks hayat tarzlarına oranla basit oluşuna üzüldüğünü, isterse O'nun da onlar gibi yaşayabileceğini söylemeye çalıştı. Ancak Rasûlullah (s.a.v.) sözü keserek kendisinin o lüks için çalışmadığını, hayrın bu dünyada değil ahirette olduğunu söyledi. Sonra sözü esas konuya getirerek yeni bir aya girene kadar -ki ay yeni girmişti- hanımlarından hiçbirini görmek istemediğini ilan etti.

    Bir ay sonra Hz. Aişe'nin yanına giderek: "Allah senin önüne iki seçerek koydu" dedi ve şu ayeti okudu: "Ey Peygamber, eşlerine söyle: "Eğer siz dünya hayatını ve onun süslü çekiciliğini istiyorsanız, gelin sizi yararlandırayım (size boşanma bedelini vereyim) ve güzel bir salma tarzıyla sizi salıvereyim. Eğer siz Allah'ı ve Rasûlü’ne ve ahiret yurdunu istiyorsanız, artık hiç şüphe yok ki, Allah içinizden güzellikte bulunanlar için büyük bir ecir (mükâfat) hazırlamıştır" (Ahzab/28-29)

    Hz. Aişe'nin buna cevabı: "Şüphesiz ben Allah'ı, Rasûlü'nü ve ahiret yurdunu istiyorum" oldu. Rasûlullah'ın bütün eşleri de aynı cevabı vermek suretiyle Allah Rasûlü’ne olan sevgi, saygı ve bağlılıklarını kanıtladılar.

    Ailede yaşanan mutluluklar yanında, yaşanacak tatsızlıklar da olacaktır. Önemli olan aile hayatını işkenceye çevirmemektir. Zor iş, işte budur.

     

    Bu yazı toplam 951 defa okunmuştur.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Tüm Hakları Saklıdır © 2016 BADER Ankara | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 312 229 54 06 - 229 55 06 | Haber Yazılımı: CM Bilişim